16 Ekim 2008 Perşembe

CEMAAT

Cemaat kelimesi, "insanlardan kalabalık bir grup, bir gaye etrafında toplanmış İnsanlar" anlamına gelir. Islami terim olarak ise: "bir emir (imam) etrafında toplanmış müslümanla-nn birliği"ne verilen İsimdir. Müçtehİd alimle­rin birliği, ehl-i İslam'dan çoğunluk olan ta­raf, bir iş etrafında toplanmış ehl-i İslam ve sa-habiler gibi tarifler de kullanılmış olmakla be­raber, tercih edilen birinci görüştür.

İslam'ın dünya görüşü ile kurulu bir toplum yapısında yukarıdaki tanımların, -sahabiler ifa­desi hariç- hepsi aynı anlamı ifade eder. "Üm­met" kavramı da bu açıdan "Cemaat" kavramı­nın daha kapsamlı olan şeklidir: Müçtehİd ule­manın seçip bey'at ettiği bir Emir etrafında ke­netlenmiş, ulemasına bağlı mü'min insanlar birliğini Cemaat olarak İfade edebileceğimiz gibi, "Ümmet" olarak ta niteleyebiliriz. Hz.Ö-mer (r.a)'in "Cemaatsİz İslam, İmaresİz cema­at, İtaatsiz imare yoktur" şeklindeki sözünde, Ümmet'in ikinci Halifesi'nin ağzından hayat yapısı: "Cemaat, İslam, İmare, İtaat"ten olu­şan dört büyük kavramda toplanmıştır. Bu dört kavramı birbirinden ayıramayacağımız gi­bi bunların, ayrı ayrı kaynaklardan, sistemler­den beslenmeleri halinde de, bir bütün oluş­turduklarını söyleyemeyiz.

"Cemaat"e teşvik eden Kur'an ayetleri ve Peygamber (s.)'in hadisleri topluca incelendi­ğinde, "Cemaat"ten sadece, belli samanlarda, ibadet şekilleri için bir araya gelen İnsanları kastedmedİği, tersine, vahyin koyduğu pren­sipler etrafında topluca hayat sürme ve "İn­san" gerçeğinin fıtrata en uygun olan şeklini

sergileyerek, yaşamanın kastedildiği açıkça an­laşılır. Kur'an ve Sünnet'in ısrarla üzerinde durduğu, "Emr-İ bi'1-Maruf ve Nehy-i ani'l— Münker" olayı da, tek başına incelendiğinde, İslam'ın "Cemaat" gerçeğine hangi açıdan bak­tığını gösterir. Kliklere bölünmüş veya haklı haksız, yerli yersiz dünyevi kimi çıkarlar etra­fında toplanmış insanlar birliğine cemaat de­nemez. Zaten Kur'an ve Sünnet dairesinde kalmayan hiçbir şeyin varlığı Şer'i değildir.

İlk Cemaat örneği -İslam tarihi için-, çekir­deği Mekke'de oluşan, Medine İslam toplu­mudur. Medine'deki kardeşlik protokolü ve namazdan günlük hayatın teferruatına kadar herşeyin Peygamber mihverinde dönmesi şek­linde tezahür eden toplum yapısı, "cemaaf'İn ilk güzel örneğidir. Dünya tarihi açısından ba­kıldığında da, İsa (a.s) ve Havariler de bir ce­maat teşkil etmiş kabul edilebilirler.

Hucurat suresinin 9. ve 10. ayetleri, Vahyin "Cemaat"olmayı emrettiği gibi, yıkımdan ve normal seyrini sapmaktan korumada da ilahi ölçüler koyduğu açıkça görülmektedir. Cema­at arasındaki pürüzlerin izalesi yine cemaate emredilmektedir. Hz. Ömer (r.a)'ın anladığı anlamda bir cemaat bulunmadıkça da, bu ayetlerin muhatabı bulunamayacağı açıktır.

Al-i İmran, 103-105; Tevbe, 107-108; Nisa, 59. ayetlerinden Kur'an'ın öngördüğü cemaat ve onun paralelinde ümmet kavramlarını çı­karmak mümkündür. Özellikle Nisa, 59. ayeti cemaatin sosyal işlevinde nihai mercii teyid et­mesi noktasında Önemlidir: "Ey İman eden­ler! Allah'a itaat edin. Peygambere ve sizden olan Ulu'l-Emr'e itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz - Allah'a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu Allah'a ve Re-sul'e götürün; bu hem hayırlı, hem de sonuç bakımından daha iyidir."

Kur'an bir insan Öldürmeyi bütün insanlığın katli olarak (Maide, 32) tavsif ederken, Buha-ri ve Müslim'in rivayet ettiği bir hadiste Pey­gamber (s.): "Dinden çıkıp cemaati terkedeni" öldürülmesi helal olan üç kişiden biri olarak göstermiştir. (Buhari, 9/6; Müslim, 3/1303).

Kısaca cemaat, yeryüzündeki hilafet görevi­ni devlet otoritesi İle temsil eden müminler topluluğudur.

Nureddin YILDIZ Bk. Hilafet;İmamet; Ümmet

DUA

Allah'a ya da insan-üstü güçlere onu (veya onları) anma ve yalvarma, yalvararak O'ndan

birşey isteme anlamını taşır. Sözle gerçekleşti­rilen bu eylemin diğer ibadetlerden farkı, bİ-çinı ve törenden oldukça soyutlanmış olması­dır. Hatla, Özel yerlerde ve özel manalarda gerçekleştirilen kimi özel dualar bir yana bıra­kılacak olursa, dua genelde ve geniş anlamda hiç bir törene bağlı bulunmayun, şekil şartla­rından bütünüyle sıyrılmış, zaman ve mekan bakımından süreklilik gösteren, kulun yaratıcı-sıyla sürekli bir biçimde iletişimde olduğu bir ibadet olarak da tanımlanabilir. Bu tanım, di­ğer ibadetler içinde yer alan duaların bu özelli­ğini ortadan kaldırmaz. Şu var ki, diğer ibadet­lerin içinde de, dua, ağırlıklı bir yer tutar ve Hz. Muhammed (s.)'in ifadesiyle dua ibade­tin özüdür.

İnsan son tahlilde aciz bir varlıktır. Teknolo­ji ne kadar gelişirse gelişsin, hiç bir zaman İn­sanı bir çok noktada aciz bir yaratık olmaktan çıkaramayacaktır. Bu durumda, insan çok za­man kendi üstünde gücü yeter bir varlık arar; aranan öyle bir varlıktır ki, insanın gücü yet­mediği her şeye gücü yetsin ve iradesi dışında­ki her şey ona tabi olsun. Bazı İnsanlar, bir ta­kım nedenlerle 'kahramanlar'ı, olağanüstülük­leri görülen kişileri, peygamberleri ve daha başka büyük zatları bir takım beşeri nazları ve tutkuları, cinleri ya da melekleri veya kamu vicdanını temsil eden ortak bir takım değerle­ri 'putlaştırıp', sonuçla onları 'ilah' diye 'çağı­rırlar' ve güçsüzlüklerini onlara açarlar. Bu şe­kilde, ilah olmayanlara ilah demek onları ilah olarak çağırmak da 'dua'dır. Müşrikler, İlah adını verdiklerine yalvarırlar, onları ilah diye yardıma çağırırlar, kendilerinden yardım dile­nirler ve çeşitli isteklerde bulunurlardı.

İlahi çağırma ve ona yalvarma hiçbir zaman sıradan bir çağırma değildir; dua, acizden

muktedire, küçükten büyüğe bir rica, bir İçten­lik, saygı ve boyun bükme gibi uygun bir biçim gerektirir. Aciz ve her şeyinde yaratıcısına ve Rabbinc muhtaçkula, düşen duadır; buna kar­şılık, Rabbe yaraşan ise kabul ve duaya karşı­lık vermektir.

Kur'an'da dua, çeşitli yerlerde üçe ayrı işle­viyle anılır: Tapınma, yardıma çağırma ve is­tekte bulunma. Dua üzerinde duranlar onu içerik bakımından da üçe ayırmışlardır. Yüce Allah'ın adlarını ve sıfatlarını belirtilecek olan isteğe uygun bir biçimde sıralayarak dua; kişinin kendi aczini, güçsüzlüğünü, sıkıntıları­nı ve İçinde bulunduğu zorlukları dile getirme­si yoluyla yapılan dua; ihtiyaç ve işleklerin top­luca sözkonusu edildiği dua. En makbul dua­nın bu üç durumu da içeren dua olduğu kabul edilir.

islam'da 'özel' diyebileceğimiz dualar da var­dır. Bunlardan bir bölümü namaz İçinde yer alır. Aynı şekilde günlük hayatın çeşitli safla­rında (örneğin yalarken, bir işe başlarken, bir İşi bitirirken, abdest alırken okunanlar gibi) okunması gereken çeşitli dualar so7.konu.su-dur. Buradan hareketle duanın insan hayatı­nın tümünü kapsayan bir istek ve yakarış oldu­ğunu görmekleyiz.

Duada dua eden kişi, kendi sesini dinleyen, derdine derman olabilecek ve kendisine mer­hametli olan, her şeye gücü yeten bir kud-ret'in varlığını yakinen hisseder. Beşeri düze­yin üzerine yükselir ve Rabbiyle aracısız ola­rak irtibat kurar, bir ferahlık ve genişlik duyar ve dünya kadar ağır bir yükü üzerinden alıp hamd ve şükürde bulunur.

Dua kulluğun ve halis bir İmanın neticesidir. Dua eden insan, Allah'ın bütün kaİnala hük­meden, en gizli şeyleri bile bilen, herşeyi işi­ten, bilen ve merhameti bol bir Rab olduğuna candan inanmıştır. Bu bakımdan, insan mutla­ka zor durumlarında değil, her zaman dua içinde olmalı ve dua etmesinin bile duanın ka­bulü olduğunu bilmelidir.

Duada önemli olan, durumun gereği değil, kulun ihtiyacı ve işlemesidir. Olaya bu açıdan bakıldığında duayı şartlara bağlamanın pek doğru olmadığı sonucuna varırız çünkü dua

kadere imanın gereği ve sürekli bir göstergesi­dir.

Ali ÜNAL - Zübeyİr YETİK

FİTNE

Lügat manası altının ve diğer madenlerin; ateşe atılmak suretiyle, halisini sahtesinden ayırmak, demektir. Bunun dışında, bir insana düşüncelerinden ve inançlarından ayırmak için İşkence etmek, denemek, aklım ifsat et­mek ve zorbalıkla kalbini değiştirmeye çalış­mak gibi manalara da gelir. İslami ıstılahta: "Allahü Teala (cc)'dan imtihan için gelen be­lâ, musibet, azab ve musibet, azab ve buna benzer nefsin hoşlanmadığı fiilleri ifade ettiği gibi, İnsanların birbirlerine zulüm etmesine de fitne denilir" şeklinde tarif edilmiştir.

Kur'an-ı Kerim'de "Fitne" kavramı farklı an­lamlarda kullanılmıştır. Şimdi bunları sırasıy­la gözden geçirelim.

1- İnsanı deneme manastndaki fitne: Kur'an-t Kerim'de: "-Her can (nefis) ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak hayır ile de, şer ile de, (fitne olarak) deniyoruz. (Nihayet sonunda) Ancak bize döndürüleceksiniz" (En­biya; 35) hükmü beyan buyurulmuştur. Bura­daki "Ncblûkûm bi'ş-şerri vc'l hayri fitne" iba­resi; İnsanın başına gelen (isabet eden) hayrın ve şerrin birer fitne (birer deneme vasıtası) ol­duğunu haber vermektedir. İnsana herhangi bir hayır isabet eder de, şükredemez veya her­hangi bir şerre (musibete) muhatap olur da, sabredcmezse; ruhlar aleminde verdiği mi-sak'a sadtk kalması güçleşir. İşte bütün İnsan­ların; sürekli olarak imtihana tabii tutulduğu dünya hayatı, bu açıdan denemelerle (fitneler­le) doludur. Yine bir başka ayet-i kerime'de: "İnsanlar (yalnızca) inandık demeleriyle bıra-kılıvereceklerinİ, kendilerinin imtihana çekil­meyeceklerini mi sandılar? Andolsun, biz on­lardan evvelkileri de imtihan etmişizdir. Allah elbette sadık olanları da bilir, elbette yalancı olanları da bilir" (Ankebût; 2-3) hükmü beyan buyurulmuştur. bu ayet-i kerime; iman ettikle­ri için türlü işkencelere ma'ruz kalan müslü-manlar hakkında nazil olmuştur. Mekke'deki 'Tebliğ dönemi'nde"; işkenceler altında inle­yen mü'minlerin, imtihana tabii tutulduğunun bariz bir delilidir. Aynı mahiyette olan bir baş­ka deneme de; silâhlı mücadelenin (Kıtafin) farz kılınmasından sonra gündeme girmiştir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de: "(Ey Mü'minler) Yoksa siz sizden evvel geçenlerin hali başını­za gelmeden cennete girivereceğinizi mi sandı­nız? Onlara Öyle yoksulluk(lar) ve sıkmtı(lar) gelip çattı ve (çeşitli belâlarla) öyle sarsıldılar ki, hatta peygamber(leri) maiyetindeki mü'-minlerle birlikte: "Allahu Teala (cc)'nın yardı­mı ne zaman?" diyordu. Gözünüzü açın, Al­lah'ın yardımı yakındır muhakkak" (Bakara; 214) hükmü beyan buyurulmuştur. İmam-ı Ta-beri'ye göre bu ayet; Hendek savağı sırasında mü'minlerin çektikleri zahmet ve sıkıntılar üzerine İnmiştir. Bir başka rivayete göre;

Uhud savaşında müslümanlann uğradıkları fe­lâket üzerine nazil olmuştur. İbn-i Abbas (ra)'dan gelen rivayete göre İse; "Resûl-İ Ek­rem (s) ve ashabı Medine'ye hicret edince, bir çok açıdan zarara uğramışlardır. Çünkü müs-lümanlar; evlerini, mallarını ve kıymetli eşyala­rını kafirlere bırakarak hicret etmişlerdir. İşte bu ayet; hicret yüzünden uğradıkları sıkıntı ve zararlardan dolayı müslümanları teselli için in­miştir". Bu üçüncü rivayet, diğerlerinden daha kuvvetlidir. Zira Uhud savaşı; Al-i İmran sûre-si'nde, Hendek savaşı ise "Ahzab" sûresinde anlatılmaktadır. Bu ayetin Bakara sûresinde yer alması; kendilerinden önce gelen ayetlerle ilgisinden dolayıdır. HzAdem (as)'den itiba­ren; tevhid mücadelesine gönül veren insanla­rın tamamı, değişik fitnelerle (mali sıkıntı, iş­kence vs) denenmişlerdir. Bu ayette "Sünne-tûllah'ın mahiyeti" hatırlatılmakta ve hicret so­nucu güç duruma düşen mü'minlere, teselli ve­rilmektedir. Bu aynı zamanda bir müjdedir.

2-Yeryüzünü Fesada Venne Manasmdaki Fit­ne: Kur'an-ı Kerim'de: "Sizinle savaşanlarla, Allah yolunda savaşın. Fakat (haksız yere sal­dırıp) aşırı gitmeyin. Şüphesiz ki Allah aşırı gi­denleri sevmez. Onları (size harb açanları) ne­rede yakalarsanız öldürün. Onları sizi çıkar­dıkları yerden (Mekke'den) çıkarın. Fitne çı­karmak, adam öldürmekten (katilden) beter­dir. Onlar Mescid-i Haram yanında; o mekan­da sizinle savaşıncaya kadar, siz kendileriyle savaşmayın. Fakat (Mescid-i Haram içerisin­de) sizi öldürürlerse, siz de onları öldürün. Ka­firlerin cezası böyledir. Bununla beraber, si­zinle savaşmaktan vazgeçerlerse, siz de (bıra­kın) vazgeçin. Şüphesiz ki Allah çok yarlığayı-cı, hakkı ile esirgeyicidir. Fitne(den eser) kal-mayıncaya, din de (şunun bunun değil) yalnız Allah'ın oluncaya kadar, onlarla savaşın. Vaz­geçerlerse artık zalimlerden başkasına hiçbir husumet yoktur" (Bakara; 190-193) hükmü be­yan buyurulmuştur. Burada geçen fitne; yeryü­zünde fesad çıkarmak manasınadır. "Vc'l fit-netû eşeddû mine'1-katl" hükmü; fesadın yayıl­ma ve bütün insanlığa şamil olma, özelliğine işarettir. Nitekim bir başka ayette "Ve'l fitne-tû ekberû mine'l kati" (Bakara; 217) buyurul-

muştur.

Yani "fitne; İnsan öldürmekten (katliam­dan) daha büyüktür. Tarih boyunca; yeryüzü­nü fesada veren müşriklerin gayretleri birer fitnedir. Enfal Sûresi'nde: "Yeryüzünde fitne­den eser kalmayıncaya ve din tamamiyle Al­lah'ın oluncaya kadar onlarla (kafirlerle, müş­riklerle, mürtedlerle) savaşınız. Eğer (yeryü­zünü fesada vermekten) vazgeçerlerse, onları bırakın, şüphesiz ki Allah, ne yapacaklarını hakkı ile görücüdür" buyurulmuştur. Bütün ta-ğuti sistemler; yeryüzünde fesad çıkarma gay-retindedirler. "Fitne" kelimesi; Allahu Teala (cc)'ya isyan eden ve yeryüzünde fesadın yayıl­masını arzulayan, siyasi güçlerin mahiyetini ifade için kullanılabilir.

3- İşkence ve Azab Manasmdaki Fitne: Kur'an-ı Kerim'de: "Hakikat mü'min erkekler­le, mü'min kadınları fitneye uğratıp, sonra da tevbe etmeyenler (yok mu?,) Onlar için cehen­nem azabı vardır. Onlar İçİnfcir de yangın aza­bı" (Buruc; 10) hükmü beyan buyurulmuştur. Mü'minleri hendeklere doldurup akla-hayale gelmedik işkenceleri uygulayan ve sonunda ateşle yakan kafirlerin (Ashab-ı Uhdud'un) durumu haber verilmektedir. Bu ayetteki "Fİt-ne"; kafirlerin işkencesi manasındaır. Bir baş­ka ayet-İ kerime'de: "(Onlara) "Fitnenizi tadı­nız. İşte (dünyada) çarçabuk (gelmesini) iste­diğiniz bu idi" denilir" (Zariyat; 10) buyurul­muştur. Allahü Teala (cc)'ya isyan eden; he­sap gününü unutarak yeryüzünde fesad çıka­ran kafirlerin, ahirette görecekleri azabın ma­hiyeti, "Fitne" olarak isimlendirilmiştir. Dola­yısıyla bu ayetteki fitne kelimesi azab manası­nadır.

4- İnsanın kendi kendini aldatması manasın-daki fitne: İslam'a kalben teslim olmayan; bu­na mukabil dilleriyle iman ettiklerini ilan eden münafıkların, ahiretteki durumlarıyla il­gili olarak Allahu Teala (cc) şu hükümleri İn­dirmiştir: "(Münafıklar) Onlara (mü'minlere) bağrışırlar: "Biz sizinle (dünyada) beraber de­ğil miydik?" (Mü'minler) "Evet" derler (bera­berdik) Fakat kendinizi bizzat kendiniz fitne­ye uğrattınız (Hep mü'minlerin felâketini) gö­zettiniz! (İslam dini hakkında) şüpheye düştünüz!.. Sizi kuruntular (tûl-i emel, çok yaşama sevdası) aldattı!.. Sizi o çok aldatan (Şeytan, Tağut, dünya) Allah'a karşı bile aldattı. Niha­yet işte Allahu Teala (cc)'nm emri gelip çattı" (Hadid; 14). Burada geçen "Velâkin-nekûm fetentüm enfûseküm" hükmü; insanın kendi kendini fitneye uğratmasının mümkün olduğu­nu haber vermektedir. İnsanın kendini aldat­ması İçin bir çok vesile ortaya çıkabilir. Nite­kim bir başka ayet-i kerime'de: "Bilin ki; mal­larınız da, evlâdlannız da, ancak birer fitne­dir. (Asıl) Büyük mükâfat ise şüphesiz ki Al­lah katındadır" (Enfal; 28) hükmü beyan buyu-rulmuştur. İnsanın; İslami hududlan tahrip edecek derecede, makama, mala ve evlada düşkünülğü, başh-başına bir fitnedir. Çünkü bu gayr-i meşru sevgiler; İnsanın, kendi kendi­ni fitneye düşrümesiyle vesile olabilir.

5- Mü'minleıin bİrbitieritıe düşmesimcmasın-dakijîtne: (Fırkaiaıu ayntma): Mü'minler için en tehlikeli (ve en acı olan) fitne; kendi içle­rinden çıkan İslami nassları heveslerine göre tevil edenlerin faaliyetleridir. Mü'minlerin bey'atla, gayr-i müslimlerin zimmet akdi ite bağlandığı ve İslami hükümlerin galip olduğu Darû'l İslâm'ı tahrip gayreti!.. Emevi Kralı Yezid'le birlikte başlayan ve mü'minlerin siya­si haklarına el koyan; zalim yönetimlerin işle­diği cinayetler, en tehlikeli fitnedir. Kur'an-ı Kerim'de "Bir de öyle bir fitneden sakının ki, o (fitne) içinizden yalnız zulmedenlere çat­maz (bütün insanlığa sirayet eder ve mü'min-leri perişan eder) Hem bilin ki Allah, şüphe­siz azabı çetin olandır" (Enfal; 25) hükmü be­yan buyur ulmuşt ur. Kadı Beyzâvî: "Bu ayette, sakınılması emredilen fitneden maksad, neti­cesi bütün insanlığa sirayet eden günahlardır. Gayr-i meşru İşlerin yayılması, mü'minlerin vahdetinin parçalanması, bid'at ve hurafele­rin zuhuru gibi!,. İyiliklerin emredilmesİ ve kö­tülüklerin yasaklanması durur, mü'minler ci-had hususunda tembelliğe düşerlerse, bu fitne derhal ortaya çıkar" diyerek, önemli bir mahi­yete işaret eder.

Muteber hadis mecmualarında; "Kitabu'l-Fİ-ten" veya "Babu'l-Fİten" başlığını taşıyan tfb-lümlere dikkat ettiğimiz zaman, çevremizin fit-

nelerle dolu olduğnuu kavrarız. Dünyaya hiç ölmeyecekmiş gibi bağlanmak bir fitnedir. Küfrün galip geldiği; Tağuti güçlerin insanları horve hakir kıldığı toplumlarda, onlarla uzlaş­mayı esas alan her türlü düşünce bir fitnedir. Deccal fitnesi, Kabir fitnesi ve Bel'am fitnesi; nasslarla haber verilmiştir. Allahu Teala fitne­nin her türlüsü ile insanları imtihana tabii tu­tar. Kimin gerçekten İslâm'a bağlı kaldığını; kimin fitneler kanşsında zaafa uğrayıp, imtiha­nı kaybettiğini tesbit kolay değildir.

Sonuç olarak; Allahu Teala'nm indirdiği hü­kümlerle doğruların geçerli olmadığı bütün toplumlarda; küfür, fesad ve tuğyan, siyasi ikti­dar durumuna gelmiş demektir. Bu vasıftaki bütün toplumlarda cihad; akil-baliğ olmuş her mü'min üzerine farz olan bir ibadettir. Kim ci-had'dan uzak kalırsa; bizzat kendi kendini al­datma manasındaki, fitne'nİn içine düşer!.. Günümüzdeki en büyük fitne; Allahu Te-ala'ya isyan eden güçlerin karşısında zaaf ala­meti belirterek, onlarla cihad etmekten uzak­laşmak ve boyun eğmektir. Mü'minler; fitne'-lerin birer imtihan vesilesi olduğunu bilmeli ve meşru hududlara riayet hususunda gayretli olmalıdırlar.

Hüsnü AKTAŞ FİYAT

Fiyat, paha, kıymet, değer, semen, bedel an­lamına gelir. Bir mal veya hizmetin elde edile­bilmesi için yapılması gereken ödeme, veril­mesi gereken miktarıdır. Bir mal veya hizme­tin bir biriminin mübadele değerinin para cin­sinden ifadesidir. Veya bir mal veya hizmetin diğer mal veya hizmetlerle mübadele edildiği nisbettir. Örneğin satın alınan bir çift ayakka­bı karşılığında ödenen para miktarı ayakkabı­nın; 1 metre kumaş için yapılan ödeme kuma­şın; saç kestirme veya bir adet pantolon diktir­me karşılığında berbere veya terziye verilen para miktarları saç kestirme veya pantolon diktirme hizmetlerinin fiyatlarıdırlar. Bir dev-leı dairesinde memur olarak çalışan birinin al­dığı maaş;bİr işçinin günlük, haftalık veya ay­lık olarak aldığı ücret memur veya işçi çalıştır­ma karşılığında ödenen fiyatlardır. Nihayet 1 kgelmanm2kgportakalla veya 1 metre kumaşın 3 kg çayla mübadele edildiği bir durumda, 1 kg elmanın portakal cinsinden fiyatının 2; 1 metre kumaşın çay cinsinden fiyatının İse 3 ol­duğu söylenir.

Fiyatın söz konusu olabilmesi için bir müba­dele veya bir alışverişin mevcut olması lazım­dır. Yukarıdaki izahlardan, böyle bir mübade­lenin ya bir mal ile başka bir mahn değiş to­kuş edilmesi suretiyle doğrudan doğruya veya para vasıtasıyla olabileceği anlaşılmaktadır. Fiyatın anlamı da bu iki duruma göre farklılık arzedecektir. Eğer bir malın veya hizmetin de­ğeri başka bir mal veya hizmet cinsinden ifade ediliyorsa, bu durumda söz konusu olan, "nis­pî fiyat"tır. Belki binlerce yıl önce, malların fi­yatları başka mallar cinsinden ifade edilirdi. Bu, mübadele edilen her mal miktarının, bir diğer mahn fiyatını teşkil ettiği takas (tram­pa) sisteminden başka birşey değildir. Yukarı­daki Örneğe benzer bir şekilde, 1 kg çay 2 met­re kumaş ile veya bir çift ayakkabı 4 metre ku­maş ile mübadele ediliyorsa, malların fiyatı muayyen kalitedeki 1 metre kumaş cinsinden ifade edilmek istenirse, çayın kumaş cinsin­den fiyatının 2; ayakkabının kumaş cinsinden fiyatının 4 olduğunu söyleyebiliriz. Hesap biri­mi olarak çay seçildiğinde, aynı mübadele nis-betlerinin geçerli olduğunu farzederek, 1 met­re kumaşın fiyatının 1/2 kg çaya; bir çift ayak­kabının fiyatının İse 2 kg çaya eşit olacağını söyleyebiliriz.

Görüldüğü gibi takasta her mübadele için bir nispî fiyat söz konusudur. Mübadele iki mal arasında cereyan ederse bir nispî fiyat; üç mal arasında cereyan ederse üç nispî fiyat; dört mal arasında cereyan ederse altı nispî fi­yat ve nihayet (n) mal arasında cereyan eder­se n (n-l)/2 kadar nispî fiyat mevcut olacak­tır. Mallardan birinin kıymet ölçüsü olarak alındığı durumla alınmadığı durum arasında fark vardır. Mallardan birinin kıymet ölçüsü olarak alınması halinde nispî fiyat sayısı (n-1) kadar olacaktır. Bu durumda nispî fiyat sayısı­nın ne kadar azaldığı aşikârdır: Meselâ müba­dele 100 mal arasında cereyan ediyorsa, biri­nin kıymet ölçüsü olarak alınması durumunda nispî fiyat sayısı 100-1 - 99; alınmaması duru-

munda 100 (100-l)/2 = 4950 olacaktır. Bu, pa­ranın mübadele vasıtası olarak kullanılmaya başlamasının sağladığı kolaylığı göstermekte­dir.

Önceleri bazı mallar, daha sonraları üstün özelliklerinden dolayı altın ve gümüş, insanlar arasında, hatta milletlerarası seviyede ödeme vasıtaları olarak kullanılmışlardır. Para ola­rak seçilen mal hesap birimi olarak kabul edi­lip, diğer malların fiyatlarının onun cinsinden ifade edilmesi yoluna gidilmiştir. Malların fi­yatlarının para cinsinden ifade edilmesi halin­de, artık nispî fiyat değil "mutlak fiyat" veya "gerçek fiyat" söz konusu olacaktır. Yukarıda da ifade edildiği gibi, bir malın mutlak fiyatı, o malın elde edilmesi sırasında verilmesi ge­rekli olan para miktarıdır. Günümüzde, son derece geri kalmış bölgeler hariç, dünyanın hemen her tarafında, fiyatlar milli paralar ile (ABD Doları, Batı Alman Markı, Türk Lirası, Kuveyt Dinarı v.s.) Ölçülmektedir.

Malların neden birer fiyatlarının olduğu me­selesi son derece önemlidir ve eskiden beri münakaşalara konu olmuştur. İlk ve orta çağ­larda, fiyat normatif açıdan değerlendirilmiş ve daha çok fiyatın hangi yükseklikte olması gerektiği üzerinde durulmuştur. "Adil fiyat" doktrini buna örnek olarak gösterilebilir. İkti­sat ilminin kurulmaya başlamasıyla birlikte, fi­yatı neyin tayin ettiği problemi üzerinde durul­maya başlanmıştır. Klasik İktisatçılar, fiyatın tayininde hakim faktörün maliyet (arz tarafı) olduğu fikrini savunmuşlardır. Fiyatlar malla-rm üretim maliyetlerine eşittir. Piyasa fiyatı maliyet civarında dolaşır. Neo-Klasik-Marjina-list Ekol ise, fiyatın tayininde sübjektif faktör­lere önem verir. Fiyatın kaynağı faydadır (ta­lep tarafı). Nihayet arz ve talebi bir makasın iki koluna benzeten A.Marshall, fiyatların tayi­ninde maliyet (arz) ve fayda (talep) faktörle­rinden her İkisinin de önemli olduğu görüşü­nü savunarak yukarıdaki iki görüşü uzlaştırma­ya çalışmıştır.

Fiyatların piyasalarda nasıl teşekkül ettiği hususu da önemlidir. Fiyatların teşekkülünde iktisadi sistem ve piyasa şekilleri büyük rol oy­namaktadır. Serbest piyasa ekonomilerinde,

fiyatlar tam rekabetten monopole (tekel) ka­dar yayılan çeşitli piyasa şekilleri İçerisinde te­şekkül etmekte, hatta devlet tarafından da za­man zaman tespit edilmektedir. Tamamen te­orik bir modelden ibaret olan tam rekabet pi­yasasına gerçek hayatta rastlanmamaktadır. Ancak, bazı malların piyasalarında (mesela bazı tarım ürünleri) tam olmasa bile buna ya­kın bir piyasa şekli söz konusu olabilmektedir. Böyle bir piyasada, fiyatlar tamamen arz ve ta­lep kuvvetlerinin karşılıklı etkileşimiyle teşek­kül etmektedir. Bazı mallarda ise (örneğin ba­zı sanayi mamulleri) durum böyle değildir. Bu malların fiyatları aksak rekabet şartları altın­da (monopol, düopol, oligopol, monopolcü re­kabet) teşekkül etmektedir. Bir malın bir tek satıcısı varsa (tekel), o malın fiyatı satıcı tara­fından bizzat belirlenir. Bazan da firmalar kendi aralarında anlaşarak sattıkları mamulle­rin fiyatlarını tespit ederler. Devlet te savaş za­manlarında ve bazı hallerde de barış zamanla­rında çeşitli mülahazalarla fiyatları tespit ede­bilmektedir.

Merkezi planlamanın uygulandığı ekonomi­lerde, fiyatlar, genelde merkezî otoriteler tara­fından empoze edilmektedir. Bununla bera­ber, bazı tüketim mallan ve tarım ürünlerinin fiyatlarına müdahele edilmektedir. Fakat bu ekonomilerde emek faktörünün fiyatı merke­zi otorite tarafından belirlenmektedir.

Fiyat, ekonomide anahtar bir role sahipti. Bu, en barîz bir şekilde serbest piyasa ekono­milerinde görülmektedir. Hangi malların, han­gi kaynaklar kullanılarak ne miktarlarda üreti­leceği meseleleri fiyatlar sayesinde halledilir. örneğin arzına nisbetle talebi artan bir malın fiyatı yükselmeye başlar. Bu, o malın üretildi­ği endüstrideki kârlan yükseltir. Piyasada da­ha önce mevcut olanlar üretimlerini artırırlar­ken, bu arada endüstriye yeni firmalar da gi­rer. Sözkonusu malın üretiminde hangi kay­nakların kullanılacağı da üretim tekniğinin im­kan verdiği ölçüde söz konusu kaynakların (ü-retim faktörlerinin) fiyatlarına göre belirlenir. Üreticiler kendilerine en ucuza malolacak fak­tör kombinezonunu teşkil etmeye çalışırlar ve dolayısıyla daha ucuz olan üretim faktörlerini

tercih ederler. Üretimden pay alınması da fi­yatlar yardımıyla olur. Üretimde rol alan üre­tim faktörlerinin sahipleri, üretimdeki rolleri karşılığında, sahip oldukları faktörler için pi­yasada geçerli olacak fiyata bağlı olarak gelir elde ederler. Fiyatı yüksek olan faktörlere sa­hip olanların gelirleri, diğerlerine kıyasla da­ha yüksek olacaktır. Böylece Üretim ve bölü­şüm meselesinin halledilmesinde fiyat çok önemli bir rol oynamaktadır.

Özetlemek gerekirse fiyat malların ve hiz­metlerin mübadele kıymetinin para ile ifadesi­dir. Hangi mal veya hizmet elde edilmek iste­nirse onun İçin bir fiyat ödemek gerekir. Mal­ların değerleri diğer mallar cinsinden ifade edildiğinde nispî fiyatlar, para cinsinden ifade edildiğinde mutlak fiyatlar söz konusu olmak­tadır.

Mal ve hizmetlerin fiyatı, tamamen serbest bir şekilde piyasa kuvvetlerinin etkisinden devlet tarafından tespit edilmeye kazar uza­nan geniş bir yelpaze içerisinde belirlenir. özellikle serbest piyasa ekonomilerinde fiyat­lar hangi malların, nasıl ve hangi miktarlarda üretileceğinden üretimin nasıl bölüşüleceğine kadar bir çok problemin halledilmesinde son derece önemli bir role sahiptir.

M.Hanifi ASLAN Bk. Piyasa; Neo-Klasik İktisat; Ücret.

MÜSLÜMAN KARDEŞLER TEŞKİ­LATI (İhvanü'l-Müslimin)

Müslüman Kardeşler Kur'an ve Sünnet­te olduğu şekliyle İslâm'a dönülmesini ve pratik hayatla İslâm şeriatının uygulanma­sını isteyen ve çağımızda yaşanan İslâmi uyanışta büyük payı olan bir teşkilattır.

Teşkilatın kurucusu Şeyh Hasan el-Ben-na'dır (1906-1949). Mısır'ın Buhayra böl­gesinde bir köyde doğan el-Bcnna, aile çev­resinde gördüğü eğitimin yanısıra düzenli bir eğitim de görerek Kahire'de Darü'l Utum'dan 1927 de mezun oldu. Bir müddet îsmailiyc'de bir ilkokulda öğretmenlik yap­tı. Tebliğ çalışmalarına erken yaşta başla­yan el-Benna, bu tarihlerde çalışmalarını belli bir disipline soktu. 1932 yılında Kahi-re'ye tayin edildi, 1933'te haftalık el-Ihva-nii'l Müslimin, 1938'dc en-Nezir, 1947'de eş-Şİhab dergilerini çıkardı. Halk arasında büyük kabul gören hareket, kendi özel bir­liklerini oluşturarak 1948 yılındaki Filistin Savaşı'na katıldı ve büyük yararlılıklar gös­terdi. 1948'de Müslüman Kardeşler teşkila­tının feshi, mal varlığının müsaderesi ve li­derlerinin tutuklanması kararını alan Baş­bakan M. Fehmi en-Nakraşi'nin öldürülme­sinden sorumlu tutuldular. Teşkilatın lideri ve kurucusu el-Bcnna 12 Şubat 1946'da bir suikastte şehid düştü.

1950 yılında kurulan Mustafa Nahhas hükümeti, fesih kararını yanlış olduğu yo­lundaki anayasa mahkemesi hükmünü yü­rürlüğe koyarak örgüte serbestlik tanıdı.

1950'de Üstad Hasan el-Hudeybi (1891-1973) İhvanların Mürşidi seçildi. Hudeybi Mısır adliyesinin ileri gelenlerinden olduğu halde birkaç defa tutuklanmış, 1954 yılında idama mahkum edilmiş, sonra cezası müeb­bede çevrilmiş ve en son 1971 yılında ser­best bırakılmıştır.

Ekim 1951'de İngiltere ile Mısır arasın­daki buhran şiddetlenince, İhvanlar Süveyş Kanalı bölgesinde İngilizlere karşı çete sa­vaşlarım başlattılar.

23 Temmuz 1952 tarihinde Muhammcd Necib liderliğindeki Mısırlı subaylar, İhvanların desteğiyle bir ihtilal gerçekleştir­diler. Buna rağmen ihtilalcilerle iktidar or­taklığı yapmaktan kaçındılar. Böylece iki taraf arasında düşmanlık başladı. Nihayet hükümet 1954 yılında İhvanları tutukladı. İskenderiyye'nin Menşiyye meydanında Nasır'a karşı girişilen suikastten İhvanlar sorumlu tutuldu. Bu yüzden cemaatin pek çok üyesi tutuklandı, sürüldü ve nihayet alü kişi asıldı: Abdülkadİr Udch, Muhammed Fargali, Yusuf Tal'at, Hindavi Duveyr, İb­rahim el-Tayyib ve Mahmud Abdüllatif.

1965-1966 yılında hükümet yeniden tu­tuklama ve işkence faaliyetlerine girişti ve bu sefer de üç kişiyi idam etti. Bu üç kişi şunlardı:

1- Scyyid Kulub (1906-1966): el-Bcn-na'dan sonra cemaatin ikinci büyük düşü­nürü ve çağdaş İslâmi düşüncenin öncüle-rindendîr. 1954 yılında tutuklandı. Hapiste on yıl kaldıktan sonra 1964'te Irak Devlet Başkanı Abdüsselam Arifin müdahalesi üzerine serbest bırakıldı. Ancak bir yıl geç­meden tekrar tutuklanarak idam cezasına çarptırıldı, islâm'da Sosyal Adalet, islâmi Düşüncenin Esası ve Özellikleri, Fi'zİlati'l-Kur'an ve Yoldaki İşaretler başta olmak üzere pek çok eseri vardır.

2- Yusuf Havvaş.

3- Abdülfctuıh İsmail.

Cemaat Abdünnasir, 28/9/1970 tarihin­de ölünceye kadar faaliyeüerini gizli olarak sürdürmüştür.

Enver Sedat zamanında tutuklular aşa­malı olarak serbest bırakıldılar.

Hudeybi'den sonra Genel Mürşidlik'e Ömer Telmisani seçildi (1904-1986). Tel-misani başkanlığındaki İhvan liderleri Ab-dünnasır zamanında el konulan cemaat var­lığını ve tüm haklarını geri istediler. Yeni

mürşit, cemaati hükümetle karşı karşıya ge­tirmeyecek şekilde idare ederek, davanın hikmet yoluyla yürütülmesini, şiddet ve aşırılıktan uzaklaşılmasını isliyordu.

Muhammed Hamid Ebünnasir, Üstad Telmisani'den sonra Mürşit seçildi, aynı metodla çalışmalara devam etmektedir.



Temel Düşünce ve inançları


ihvanların Islâmi anlayışı oldukça geniş ve kapsamlıdır. Bu, islâm'ın bütün hüküm­lerine gereken önemin verilip uygulanması şeklinde özetlenebilir.

Bu teşkilat, hareketlerinin milletlerarası olması için faaliyet alanlarını genişletmeye özen gösterir.

Hasan el-Bcnna davaları hakkında şöyle demiştir "îhvan-ı Müslimin hareketi selefi davettir, Sünni tarikattır, sufi hakikattir, si­yasi kuruluştur, sportif gruptur, ilmi ve kül­türel demektir, ekonomik şirkettir ve sosyal düşüncedir."

el-Benna, İhvan harekelinin temel pren­siplerini de şöyle belirtmiştir

1- İhtilaflı konulardan uzak durmak.

2- Mevki sahiplerinin tasallutundan uzak kalmak.

3- Parti ve gruplardan uzak durmak.

4- örgütlenmeye önem vermek ve adım­ları yavaş ama sağlam atmak.

5- İlmi ve üretici faaliyetleri propaganda ve reklama tercih etmek.

6- Gençlerin yetiştirilmesine önem ver­mek.

7- Köy ve şehirlerin her ikisinde de hızlı yayılmak.

İhvanların belli başlı özeliklerini şöyle sıralamak mümkündün

1- Rabbanilik: Çünkü çalışmalarının etrafında döndüğü esas, insanları Yaratıcı'ya yaklaştırmaktır.

2- Cihanşümüllük: Tüm insanlara yöne­liktir. Çünkü bu davaya göre bütün insanlar kardeştirler; asılları bir, babaları bir, soyları birdir. Aradaki fark ancak takva ile ölçülür, üstünlük topluma yarar sağlayanındır.

3- İslâm'ın tüm değerlerine sahip çıkmak ve onu temsil edebilmek.

Üstad el-Benna her teşkilat mensubun­dan şunları istemiştir:

1- Kendi nefsini ıslah ederek, güçlü bir vücuda, temiz bir ahlâka, zengin bir kültür birikimine, sağlam akideye, makbul ibadet ve kendi kazancını sağlayabilecek bir nite­liğe sahip olmak.

2- Müslüman bir aile kurmak, kendi dü­şünce ve inançlarını aile efradıyla tebliğ et­mek ve hayatının her halinde İslâm adabını muhafaza etmek.

3- Topluma doğru yolu göstermek; hay­ra daveti yaymak, kötülük ve fesada karşı mücadele etmek.

4- Vatanı kurtarmak için yabancıların tslâmi olmayan ekonomik ve ruhi tasallu­tundan uzak durmak.

5 Hükümeti ıslah edip tamamen îslâmi bir hükümet haline getirmek.

6- İslâm Milletinin vatanını kurtarıp şe­refli günlerini yeniden yaşaması için hilafe­ti yeniden tesis etmek, milletlerarası otori­tesini geri almak.

7- Fitne (küfür) ortadan tamamen kal­kıncaya, din yalnız Allah'ın dîni oluncaya kadar mücadele etmek ve bu mücadelede rehber olmak.

el-Benna dava merhalelerini de üçe ayır­mıştır:

1 Tanıtma,

2- Teşkil

, 3- Uygulama. Üstad el-Benna Taalim Risalesi'ndc

Şöyle den "Biatimizin rükünleri ondur: An­lama, ihlas, çalışma, cihad, fedakarlık, se­bat, nezahet, kardeşlik ve güven." Bu rü­künleri tek tek anlattıktan sonra şöyle de­vam eder "Ey sadık kardeşim: Davetin özü, düşüncenin özeti budur. Bu prensipleri beş kelimede toplayabilirsin: Gayemiz Allah'ın dediğini yapmaktır, örneğimiz Peygamber­dir, anayasamız Kur'an'dır, yolumuz cihad-dır, temennimiz şehid olmaktır. Bu esasla­rın tezahürlerini de başka beş kelimede top­layabilirsin: Sadelik, tilavet, namaz, asker­lik ve ahlâk."

Üstad Seyyid Kutub ise "İslâm Düşün­cesinin özellik ve Esasları" adlı kitabında kendisinin ve İhvanların islâm anlayışını yansıtıyor ve bu anlayışın "Rabbanilik, se­bat, şümul, denge, müsbetlik, gerçekçilik ve tevhid"e dayandığım ifade ettikten son­ra, her özelliğe bir bölüm ayırarak manasını geniş biçimde açıklıyor.

İhvanların ambleminde birbiriyle kesi­şen iki kılıç arasındaki boşlukta bir mushaf ve Kur'an ayetinin bir lafzı olan "hazırla­yan" ile şu üç kelime; "Hak, Kuvvet, Hürri­yet" bulunmaktadır.

Müslüman Kardeşler Teşkilatı İslâm'ın her unsuruna gereken önemi vererek dinin bir yönünü diğer bir yönüne tercih etmemiş, akide üzerinde yoğunlaşıp ve halkın akide-sindeki yanlışları tashih etmeye çalışırken ruhi terbiye ve ahlâki eğitimi de göz ardı et­memiş, politika sahnesindeki olaylardan is­tifade ederek sesini halka duyuracak her va­sıtayı kulanmaya, parti ile siyasetten istifa­de etmeye çalışırken İslâm'ın temel inanç­larından ve prensiplerinden taviz vermeme­ye de özen göstermişlerdir. Kuruluşundan kısa bir müddet sonra tüm Arap ülkelerine yayılan ve oralardaki İslâmi uyanışı sağla-

yan teşkilat Türkiye, Pakistan, Afganistan gibi ülkelerde de İslâmi hareketin fikrî ze­minini oluşturmuştur.

Günümüzde geçmişe nazaran aksiyo-nerliğini kaybetmiş gözüken Müslüman Kardeşler, buna rağmen sağlam örgüt yapı­sı ile halen güçlü varlığım sürdürmekte­dir.

Fatih SARAÇ

MEDENİYET

Medeniyet, kelime anlamı olarak şehir­leşmek, şehir hayatını benimsemek anlamı­na gelir; teknik anlamda kültürün maddi ve teknik unsurlarını ifade eden bir terimdir.

Arapça "şehir" demek olan medine keli­mesinden türetilen "medeniyet", Batı dille­rindeki civilisation'a. karşılık olmak üzere, XIX. yüzyıldan itibaren dilimizde kullanıl­maktadır. Daha önce Osmanlı yazarlarının insanlığın maddi ve manevi bakımdan yük­sek refah dönemlerini anlatmak için "mede­niyet" anlamında imar, ümran ve ma'mur kelimelerini kullanmayı tercih ettikleri gö­rülür. 1890'lardan itibaren "medeniyet", bugünkü teknik özellikleri de ifade eden bir terim olarak dilimize yerleşmiş, 1940'lar-dan sonra ise yerine "uygarlık" kelimesi teklif edilmiştir. Günümüzde her iki kelime birlikte kullanılmaktadır.

Baü dillerinde "medeniyet" anlamında kullanılan civilisation kelimesi, Latince ci-vitas kelimesinden gelen İngilizce city, Fransızca çite (şehir) kelimeleri ve yine İn­gilizce civic (şehre ait), civit (nazik, kibar) kelimeleri ile akrabalık taşımaktadır. "Me­deniyet" kelimesinde de aynı durumu gör­mek mümkündür. Arapçada "medeniyet" karşılığı olarak kullanılan et-temeddün, "m, d, n," kökünden gelir, "m-d-n", şehre gelmek, bir yere yerleşmek; medine de şe­hir anlamındadır. Dolayısıyla temeddün ve­ya Türkçede kullanıldığı şekli ile "medeni­yet", şehir halkının yaşayışım benimsemek, şehirleşmek anlamına gelmektedir. Yine Arapçada, yaygın olarak medeniyet karşılı­ğında kullanılmakta olan el-hadare kelime­si ise, h,d,r. kökünden gelir ve bedevilik'in zıddı olan ve köy, kasaba, şehir gibi meskun yerleri ifade eder. Dolayısıyla el-hadare,

göçebeliği terk ederek köy, kasaba ve şehir­lere yerleşmek, şehirleşmek demektir. Ha-darı ise şehirde oturan, göçebe olmayan an­lamındadır.

Sosyal antropologlar medeniyet ve kül­tür terimlerini birbirine oldukça yakın kav­ramlar olarak ele alır ve medeniyeti bir kül­tür olgusu olarak değerlendirirler. Kültür ve medeniyet kavram lan arasındaki yakınlık, bunların birbirinden ayrılmasını güçleştir­mektedir. Gerçekten de bir milletin kültür ve medeniyetine ait unsurlar o kadar girift bir haldedir ki, bunlardan hangisinm kiHttt-re, hangisinin medeniyete ait olduğunu ayırmak güçleşmektedir. Bu durum, mede­niyet terimini tanımlamayı zorlaştıran ana sebeplerden biridir.

Aydınlanma dönemi düşünürlerine göre medeniyet kavramı toplumsal ilerleme fik­riyle, yani akliliğin (rationality) din karşı­sındaki galebesi, yerel, bölgesel adet ve ge­leneklerin çöküşü ve tabiat bölümlerinin doğusuyla kopmaz biçimde bağlantılıdır: İlerleme (medeniyet), mutlakiyetçi devle­tin gelişimi ve yerel vergi sistemlerinin,'ye­rel siyasal otonomluğun zayıflatılma» ve devletler içindeki kültürel tek biçimliliğin artışıyla da ilişkiliydi. XIX. yüzyılda ise kentsel, endüstriyel, kapitalist toplum şek­linde ilerlemeyle gelen hayal kırıklıklarının yabancılaşma ve anomiyi ürettiği görül­müştür.

Bütün bu güçlüklere rağmen, medeniye­ti "kültürün maddi ve teknik unsurları" ola­rak değerlendirenler olduğu gibi, "medeni­yet, milletler arası ortak değerler seviyesine yükselen kültür unsurlarıdır" diyenler de vardı. Alman antropologu Thurnwald ise, "medeniyet, birikmiş bir bilgi ve teknik va­sıtalara sahip olmayı ifade eder" diyor ve bunu "medeniyet, bilme ve yapabilmedir" diye formülleştiriyor.

Sosyolog R.M Mac Iver'ın tanımı da su­dun "Medeniyet, insanın, hayatı üzerinde etkili olan şartlan kontrol amacıyla sarfet-miş olduğu çabalar sonucu meydana getir­diği mekanizma ve teşkilatın bütünüdür." Ziya Gökalp ise, milli kültürü meydana ge­tiren unsurların (din, ahlak, hukuk, estetik, dil, ekonomi ve teknik, rasyonel faaliyetler) değişik milletlerin ortak hayatında aldığı şekle "medeniyet" demek suretiyle, kültürü milli, medeniyeti milletlerarası değerler bü­tünü olarak görür. Buna göre medeniyet, "milletlerarası ortak değerler seviyesine yükselen davranış ve yaşama vasıtaları bü­tünüdür" diye tanımlanmaktadır.

Bir medeniyeti meydana getiren kültür değerleri niçin, nasıl ve ne gibi şartlarda ve hangi toplumlarda ortaya çıkar? Bazı top­lumlar maddi ve manevi alanda gelişme gösterebildikleri halde, bir kısım toplum­larda böyle bir gelişme neden görülmüyor? Bu ve benzeri sorulara verilecek cevaplar, medeniyet kavramının açıklanmasında yardımcı olacaktır.

Şüphesiz bir medeniyetin doğuşunda ve yayılışında etkili olan temel unsur insandır. İnsanın biri bedeni, diğeri ruhi iki ayrı cep­hesi vardır ve her iki cephesinin ihtiyaçları­nı karşılamak zorundadır. İnsanlık tarihi boyunca yapıldığına tanık olduğumuz ev­ler, barınaklar, şehirler, kaleler, kurulan devletler, çıkarılan kanunlar, örgütlenme­ler, fikri ve felsefî akımlar, dini inanışlar... hep insanın maddi ve manevi varlığının gü­ven içinde sürdürülebilmesi hedefine yöne­liktir.

Bütün bu faaliyetleri ortaya koyabilen insan, bunları bir toplumun üyesi olarak yapmaktadır. Öyleyse, onu; yalnız başına ele almak yerine bir toplumun üyesi olarak

değerlendirmek ve insan-toplum ilişkisine dikkat etmek gerekir. Çünkü bu ilişkiler, başka bir ifadeyle toplumsal hayat olmadan kültürden, ekonomik faaliyetlerden, milli düşünce gibi şeylerden söz etmek mümkün olmaz. Bunlar olmayınca da kültürel geliş­me ve medeni inkişaftan söz edilemez.

Toplum gibi, insan hayatı ve faaliyetleri üzerinde etkili olan bir başka unsur da, coğ­rafyadır. İbn Haldun, göçebe ve yerleşik halk kültürlerini, büyük ölçüde, coğrafya­nın eseri olarak görür. Montesqiueu ve ben­zeri yazarlar coğrafyanın kültür ve medeni­yetin ortaya çıkışında önemli etkisi olduğu­na inanırlar. Gerçekten de insan hayatının dağlarda, sahillerde, çöl, orman, ılıman ik­lim veya tropik bölgelerde kazandığı farklı şekilleri görmemek mümkün değildir. Üs­telik coğrafyanın insan hayatı üzerindeki bu etkisi yalnız kültür ve medeniyetlerin doğu­şuna değil, onların değişik özelliklere sahip olmalarına da neden olmuştur. Nehir, yay­la, bataklık, takımadalar ve kara tipi mede­niyetlerde coğrafyanın etkisi açıkça hisse­dilir. Ancak, benzer coğrafi bölgelerde farklı kültür ve medeniyetlerin doğuşu, bu etkinin mutlak olmadığını gösterir.

Medeniyet tarihçilerinin üzerinde dur­dukları başka bir konu da medeniyetin kö­keni, gelişmesi ve yayılması meselesidir. Bu konuda pekçok görüş ortaya atılmış ol­makla birlikte, en önemlileri "gelişme" (ev­rim) ve "yayılma" (diffusion) teorileri ile "dini görüş/'tür.

Medeniyetlerin ortaya çıkışı ve yayılma­sı meselesinde bazı antropologlar gelişme fikrini benimsemişlerdir. Bunlara göre in­san hayatında görülen gelişme, sosyal bir gelişmedir ve sürekli olarak basitten karma­şığa (ilkelden medeniye) uzanan bir seyir takip etmiştir. Bu nedenle medeniyet, vahşet devirlerinden bugüne kadar sürekli bir ilerleme gösteren insan kültürünün eseridir. Medeni gelişme ya tek doğrultu takip etmiş (doğrusal evrim), ya aynı şartlar altında pa­ralel ilerlemeler görülmüş (paraleki evrim) veya zaman zaman duraklamaların görül­düğü bir gelişme (basamaklı evrim) olmuş­tur. Konuyu pozitivist bir yaklaşımla ele alan ve pek az tarihi belge ve arkeolojik bul­guya dayanan evrimciler, insan ruhunun birlik ve ayniliğine inandıklarından, aynı şartlarda değişik insan topluluklarının aynı medeni gelişmeyi gösterebileceklerine inanmış, fakat bu görüş büyük ölçüde eleş­tiriye uğramıştır. Eğer bu görüş doğru ol­saydı, insanlık tarihinde tek bir kültür ve medeniyetin bulunması gerekirdi. Oysa medeni gelişme tek doğrultuda olmamış, zaman zaman duraklamalar ve değişmeler göstermiştir.

Yayılma teorisini benimseyenler ise ev­rimcilerin aksine, insan ruhunun icat yerine taklide eğilim gösterdiğini, bu nedenle her­hangi bir ihtiyaca cevap verecek bir aracı başkasından almayı, onu yeniden icat etme­ye tercih ettiği temel görüşünden hareket ederler. (İnsanın bu özelliğine tbn Haldun da dikkat çekmiş, ve "taklitler teorisini" ge­liştirmiştir.) Bunlara göre medeniyetler, be­lirli şartların bulunduğu bir donemde, belli bir bölgede ve belli bir toplum tarafından ortaya çıkarılır, geliştirilir ve gelişen bu kültür ve medeniyetler oradan komşu top­lumlara ve dünyaya yayılırlar. Yayılma, su­ya atılan bir taşın oluşturduğu halkaların genişleyerek yayılması gibidir. Atın evcil­leştirilmesi, tekerleğin ve yelkenli gemile­rin icadı, madenciliğin gelişmesi yayılmayı kolaylaştıran ve hızlandıran bir unsur ol­muştur. Yalnız bir bölgede ortaya çıkan ve medeniyeti oluşturan teknoloji, sanat, din,

düşünce, örf ve adetler gibi kültür unsurları kaynaklarından uzaklaştıkça orijinallikle­rini kaybetmişlerdir. İşte böyle bir kültürel oluşum için en uygun yer Mısır'dır. Daha sonra Mezopotamya, Hindistan, Çin ve Or­ta Amerika gibi başka medeniyet merkezle­rine de dikkat çekilmiş ve buralarda görülen medeni gelişme de aynı görüş doğrultusun­da açıklanmaya çalışılmıştır. Ne var ki, gü­nümüzde bu görüş de birçok eleştiriye uğra­mış ve yıpranmıştır. Değişik bölgelerdeki kültür unsurlarında görülen benzerliklerin, eşyanın fonksiyonundan ileri gelebileceği­ni, bu benzerliklerin yayılmaya delil teşkil edemeyeceğini öne sürenler vardır. Aynca bir bölge halkının, komşularından gelecek medeniyeti, büyük bir kültür değişikliğine uğrayarak aynen alması çok zor görülmek­tedir. Yakın bölgelerdeki farklı medeni ge­lişmeler de (Mısır yazısı ile Fenike yazısı arasındaki fark gibi) bu görüşe yöneltilen eleştiriler arasındadır.

Medeniyetin kökeni ve yayılmasını va­hiy esprisine dayandıran "dini görüşle ge­lince: Genel olarak dinin kültür ve medeni­yetin oluşumunda oynadığı rol feiliifmckte-dir. Günlük hayatın herhangi bir safhasında din kadar derin etki yapan başka bir sosyal kuruma rastlamak mümkün değildir. Bu, is­ter ilkel, ister gelişmiş olsun, bütün toplum­larda böyledir. Üstelik dinin insan faaliyet­lerine etkisi, sadece Allah ile kul arasındaki ilişkilere inhisar etmemekte, aksine bütün beşeri faaliyetler bu etkiye açık bulunmak­tadır.

Kur'an'da "Allah, Adem'e bütün isimleri öğretti" (Bakara, 31) ayetiyle ilk insan olan Adem'e isimlerin öğretildiği ve bir dile sa­hip kılındığı, ona bildiklerini çocuklarına aktarması imkanının verildiği belirtiliyor. Böylece ilk insanla birlikte ilahi kaynağa bağlı ilk kültür de ortaya çıkmış olmakta­dır.

Gerek Adem ve çocuklarının vahye da­yalı bu kültürü, gerek daha sonra gönderi­len peygamberlerin tebliğleri, ilkçağların kültür ve medeniyetlerini oluşturmuştur. Üstelik bu tebliğleri onu kabul eden insan­lar tarafından dünyanın her yerine taşınmış­tır. Şu halde medeniyetin kökenini dinde aramak gerekir, tik dinle -ki o da Hz. Adem'in getirdiği ilahi dindir- başlayan ve özünde vahye dayalı unsurlar bulunan kül­tür, her yeni gelen peygamberin tebliği ile desteklenerek sürekli bir gelişme göster­miş, vahiy esasına dayanan medeniyetlerin ve o medeniyetleri temsil eden toplumların çöküşü ise, dini esaslardan ayrılmalarının sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Böylece in­sanın Allah'a ilimli ile yükselen medeniyeti, yine onun Allah'a isyanı ile yok olup git­miştir.

Osman ÇETİN

NEMRUT

Kendisine çok çeşitli olaylar maledilen efsane kişisine, bu efsaneleri islam literatü­rüne aktaranlarca verilmiş ad.

Gerçekten de, Nemrut adı Kur'an-ı Ke-rim'de geçmediği gibi, Hadis-i Şeriflerde de bulunmaz. Kitab-ı Mukaddes'te sözü edilen Nimrod'un ise, anlatılagelen efsanelerde yer alan olayların kahramanı Nemrut'la -ad

benzerliği dışında- herhangi bir ilişkisi yoktur. Bununla birlikte, islam'a aktarılan İsrailiyyat içerisinde efsanelerin Nemrut adlı bir kimlik çevresinde halkalandırıldığı-nı ve sonra da Kur'an-ı Kerim'deki Hz. İbra­him kıssası ile ilişkilendirilerek gündeme getirildiğini; dahası tarihlerde yeraldığını ve tarihsel kişiliğinin kim olabileceğinin bi­le tartışıldığını görmekteyiz.

Nemrut'la ilgili olarak anlatılan olaylar çeşitli milletlerin efsanelerinden derlendiği için, kimi bölümleri kendi içinde çelişir ol­duktan başka, oldukça da ayrıntılı birçok çeşitlilik gösterir. Bunları derli toplu bir bi­çimde özetlemek de bu bakımdan imkan­sızdır. Ancak zoraki bir derleyip toparlama sonucu şöyle bir öykü oluşturmak müm­kündür:

Nemrut doğmadan önce babası Kenan bin Kuş, rüyasında doğacak bir çocuğun kendisini öldürüp tahtı alacağını görür ve tüm çocukları öldürtme buyruğu verir. Nemrut doğunca gizlice ırmağa bırakırlar. Bir dişi kaplan (namara) tarafından buluna­rak büyütülür. İlk gençlik çağında kurduğu çeteyi geliştirir ve derken babası olduğunu bilmeksizin hükümdarı öldürüp, ülkeye el koyar. İdris Peygamber'in öğrencilerinden yıldız bilgisini, İblis'ten büyücülüğü öğre­nir. Yıldızlardan İbrahim Peygamber'in do­ğacağını Öğrenince, onun ortaya çıkışını en­gellemek için doğacak tüm erkek çocukla­rın öldürülmesini buyurur. Hz. İbrahim giz­lice bir mağaraya saklanır. Orada büyür. Derken, yurduna döner ve babası Azer tara­fından Nemrud'a takdim edilir. Bu sırada Hz. İbrahim putlara tapınmayınca eğitilsin diye bir tapınağa verilir. Buradayken, her­kesin törene gittiği bipgün putları kırar ve baltayı büyük putun eline tutuşturur. Soranlara "bu yaptı" der, ama inandıramaz ve ate­şe atılmasına karar verilir. Nemrut, çok bü­yük bir ateş hazırlatır ve Hz. ibrahim'in atıl­masıyla birlikte bu ateş gül bahçesine dö­ner. Nemrut Hz. İbrahim'e teslim olur, ama, adadığı 'tevbe kurbanları' Yüce Allah tara­fından kabul edilmeyince Allah'a karşı sa­vaş açar, gökyüzüne ok salar, sefer düzen­ler; Yüce Allah da onun üzerine sîvsisinek ordusunu salar. Sivrisinekler Nemrut'un bütün adamlarının kanlarını içerek ölümle­rine yolaçar. Bir tanesi de Nemrut'u kova­lar. Yalnız kalan Nemrut'un sığındığı saray­da onu bulur ve burnundan beyin zarına gi­rer. Orada, dörtyüz yıl boyunca vızlayarak Nemrut'a acı çektirir. Nemrut, bu acıya kar­şı sürekli başını tokmakla dövdürtürken, adamlarından birinin tokmaklama sırasın­da hızı ayarlayamaması üzerine de başı par­çalanır, ölür. 'Ateş'e atılma sonrasında Ba-bil'i terkeden Hz. ibrahim, Mısır'a gitmiştir. Anlatılanların Hz. İbrahim'le ilgili bölüm­leri Kur'an-ı Kerim haberlerinden aktarıldı­ğı için, elbette doğrudur. Ancak, Kur'an-ı Kerim'in bu kıssasının Nemrut Efsanele-ri'ne iliştirilmesi, ya da bu kıssaların tefsiri sırasında Nemrut'a ilişkin efsanelerin akta­rılması, elbette ki, efsanenin doğrulanması için yeterli sayılmaz.

Nemrut'un tarihsel kişiliğini belirleme üzerinde (ki, burada araştırılan efsane kah­ramanı olan değil, Hz. ibrahim'i ateşe atan Nemrut'tur) çalışmalar yapanlarca ileri sü­rülen iki görüş vardır. Bunlardan birincisi, Nemrut'un Babil Hükümdarlan'nın unvanı olduğunu öne sürerken, ikinciler kişi adı ol­duğunu söyler ve oldukça doyurucu yorum ve kanıtlar getirirler. Bunlara göre, Babil Hükümdarı Hamın urabi'n in Nemrut olma olasılığı oldukça büyüktür.

Ancak, İsrailoğulları'nın Mısır'da kalış süreleri ve Mısır'dan çıktıkları yıllara iliş­kin bilgiler, Hazreti İbrahim'in MÖ 2000 yılında doğmuş olduğu savı ve Mısır'a gö­çenlerin Hazreti İbrahim'in torunları ve to­runlarının oğullan olduğu gerçeğiyle bir­likte irdelenecek olursa, Hammurabi'nin Hazreti ibrahim'le çağdaş olamayacağı be­lirlenebilir. Çünkü, yapılacak hesaplama­lardan biri Mısır'a gidişin 1780, diğeriyse 1630 olduğu sonucunu vermektedir. Ham­murabi'nin MÖ 1792 ila 1686 yıllarında ya­şadığı bilindiğine göre, birinci duruma göre İsrailoğulları Mısır'a Hammurabİ 12 yaşın­dayken, ikinci duruma göre ise Hammura­bi'nin ölümünden 56 yıl sonra gitmiş ol­maktadırlar ki, her iki durum da Hazreti ib­rahim'in lorunu veya torununun oğlunun Mısır'a gitmesi gerçeğiyle çelişmekte; Hammurabi'nin ancak Hazreti Musa'nın çağdaşı olabileceği sonucuna vardırmakta­dır. Son araştırmalarla varılan, "Hammura-bi Kanunları adıyla bilinen yazıtlar"ın, Hazreti Musa şeriatından alındığı yolunda­ki görüş de, Hammurabi ile Nemrut'u bağ­daştırmayı İmkansız hale getirmektedir. Öte yandan, Nemrut'a ilişkin efsanelerde anlatılan doğum öncesi olaylar, ırmağa bı­rakılma gibi aktarımlar, Akad Devletinin kurucusu Sargon İçin de nakledilir. Sargon, Sümerleri yıkıp, Akadlar'ı kurmuştur. Bu yanıyla, yine efsanelerdeki babasını öldü­rüp, devletini kurma anlatısına uyar. Sar­gon için kullanılan "yığınların ve dünyanın dört bölgesinin kralı" tanımı da, Nemrut'un efsanelerdeki ilk kent kuran ve taç giyen hükümdar oluşuyla uyumludur. Sargon'un MÖ 2350'lerde yaşadığı ve Hazreti Mu­sa'yla arasında 650 yıl bulunduğu düşünü­lecek olursa, yine Mısır olaylarına bakıla rak yapılacak bir hesaplamayla, Nemrut ile Sargon'un aynı kimlik olması ihtimali daha da kuvvet kazanır.

Kur'an-ı Kerim'de Nemrut adı geçme­mekle birlikte, Hazreti İbrahim'e karşı çı­kan, onu ateşe atan toplumun (ve doğal ola­rak da yöneticisinin veya yönetici kesimin) yapısı ve eğilimi, tutumu konusunda olduk­ça bilgi vardır. Putlar için tapınaklar bulun­makta, adaklar adanmakta, bunlardan nzık ve şifa beklenmekte, çeşitli büyüklüklerde olan bu putlardan kimilerine yaratıcılık bile izafe edilmektedir. Bu haberler arasında putlara yönelik bir "bağışlanma" eğilimine karşın, "ahiret"i anımsatıcı bir duruma rast­lanmamaktadır. Gökcisimleri de bu halk ta­rafından tannlaştırılm ıştır. Putlarda olduğu gibi, bunlar arasında da bir "hiyerarşi" var­dır ve olabilir ki, pullar bu gökcisimlerinin simgesi sayılmaktadır. Hazreti İbrahim'in, pullan tanrı saymanın sapıklık olduğunu söylemesi üzerine, halkın gökcisimlerini gündeme getirmesi bunun göstergesi sayı­labilir. Tanrı sayılan bu varlıklar için tapı­naklar ve sözlü bir edebiyat oluşturulduğu da kesindir. Asıl dikkat çekici nokta, "put­lar" vesilesiyle oluşturulan toplumsal ku­rumlar, bu kurumları ayakta tutucu gele­nekler ve eğitim, karşı koyanlara uygulanan baskılar, putların örgütlenme ve dostluklara araç yapılması ve giderek bu temel üzerine kurulan toplum pramidinde tepede bulunan kimsenin rablaşması veya rablaştınlmasi olayıdır. Tüm bunlara, "put" çevresinde oluşturulan bütün bu kurumlara ve örgüt­lenmeye dayanılarak insanlar üzerinde bir egemenlik kurulmuş ve bu yürütülmüştür. Ki, o toplumun da, yöneticisinin de Nem-rutluk'u asıl bu çerçevede değerlendirilme­lidir. Hazreti İbrahim'i ateşe attırma gerek-

çesi de budur.

Zübeyir YETİK

NEFS

Anlam bakımından oldukça geniş kap­samlı bir kelime olan nefs, her türlü zahiri ve batını, dünyaya ve ahiret'e bakan duyula­rı, manevî ve aklî melekeleri ve maddî ihti­yaç, arzu ve hevesleri, ruhu, canı, hayatı ve zevkleriyle kişinin kendisi demektir.

Nefs' kelimesi Kur'an'da geçtiği yerlere göre, can (Enam, 93), kişinin batını-iç dün­yası (Bakara, 235) ve bizzat kendisi anlam­larında kullanılır. Aynı kökten türeyen 'mü-nafese' kelimesi, başkasına zarar vermeden faziletlerle donanmak için yapılan iç müca­dele ve bu maksatla girişilen yanş (Mutaf-fifin, 26), 'nefes' ise kişinin soluduğu hava ve bir başka manasıyla ferah, canlılık ve se­vinç getiren ve kişiyi gamdan kurtaran esin­ti demektir.

Aynı kökten türeyen 'nifas', kadının ço­cuk doğurması için kullanılır. Çocuk doğu­ran kadına 'nüfesa', çoğul şekliyle 'nüffas',doğan çocuğa da 'menfûs' denilir. Irmağın 'teneffüs' etmesi, genişlemesi, sabahın 'te­neffüs' etmesi ise gece karanlığının sıyrılıp, sabah vaktinin girmeye başlaması demek­tir. 'Ne-fi-se', fiil olarak çocuk doğurmak ve 'bi' edatıyla kullanıldığında 'tutulup kal­mak, kapılmak' anlamına gelir; Türkçcde de kullanılan Tcendisine tutunulan, meftun olunan, çok hoş' anlamındaki 'nefis' sözcü­ğü ise, aynı fiilin türevlerindendir.

Belli konuda yazılmış bütün bir anlam ifade eden bir yazı düşünecek olursak, bu yazının asıl varlığı taşıdığı anlam ve içerik­tir. Bu anlam ve içerik, yazıya dökülmediği, yani cümleler ve kelimeler halinde ifade edilmediği zaman da insan zihninde soyut bir anlam olarak yine vardır; fakat dışta gö­rünmesi, başkaları tarafından da tanınması için beş duyuya hitab eden bir cisme sahip olması gerekir. Bu anlam kendini, harflere ve harflerden oluşan kelimelere bürünerek gösterir. Mesela, kalem zihnimizde varlığı olan dıştaki bir nesnenin adıdır; güzel ve çirkin zihnimizde birer kavramdır ve onu nesnelere uygularız. Bu şekilde, dışta olan ve zihnimizde kendilerine ad ve nitelik verdiğimiz kavramlar olduğu gibi, dışta hiçbir varlığı olmayan ve muhayyilemizde şekillendirdiğimiz şeyler de vardır. Hayal, kurgu, mevcud veya mevcud olmayan bir konu hakkındaki düşüncelerimiz önce zih­nimizde birer 'anlam' olarak vardırlar, işte bunlar, dışta nesneler veya kelimeler halin­de görünen 'var'Iann asıl vücudlandır; dışa şekil veya sözcükler halinde vurulmasalar da, yine vardırlar. Sonra, bunlara bir suret, bir 'form' giydirir, yani tasavvur ederiz; bu tasavvurumuz sonunda cisim dış dünyada kendini gösterir.

Kâinat'taki her varlığı bu örneğe uygulayabilİriz. Önce, kâinatın lamamı, çok çeşitli varlıklardan oluşan bütün bir varlığa sahip­tir ve kâinat sanki büyük bir hayvan, yani büyük bir canlı gibidir. Onun da külli (tü­mel) bir ruhu vardır ve bu ruh form ve cisim giyerek tezahür etmekte, yani dışta kendini çeşitli şekillerle göstermektedir. Kâinat'i oluşturan her bir varlık da aynı şekilde bir ruh, bir biçim (form-suret) ve aynı zamanda kendine has bir şekle sahiptir. İşte nefs, tek tek her bireyin kendine has ruhu, sıfatlan, formu ve.cismiyle kendisidir.

İnsan zihninin ürünü olan ve asıl varlığını taşığıdı 'anlam'ın oluşturduğu her bir keli­me form ve cisim giyerek, yani harflerle dışta göründüğünde belki bağımsız bir kim­liğe sahiptir ama, öncelikle varlığını insana borçludur, ikinci olarak, anlamı çekildiğin­de yok olup gitmeye mahkumdur; üçüncü olarak gerçek fonksiyonunu ifade edebil­mesi için yazının bütünlüğü içinde yer al­mak ve yerini terketmemek zorundadır. Fa­kat, kendini 'harfe büründüren' manasını görmez veya kendinden bilir, yani anlamın kendine ait şekil verdiği harflerin mevcudi­yetini anlama bağlayacağına, mananın mevcudiyetini harflere bağlar ve harfleri, yani cismiyle 'ben' sevdasına kapılırsa, o zaman ortada tek bir varlık olarak kala­kalır.

Nasıl bir kelime dışla görünmek ve tanın­mak için, dış dünyada varlığını sürdürebil­mek için bir biçim ve cisme muhtaçsa, aynı şekilde insan da dünya hayatını sürdürebil­mesi için bir biçim ve cisme muhtaçtır. Asıl varlığını anlamının, yani ruhun oluşturduğu bu şekil ve cismin bir takam ihtiyaçları, duy­gulan ve bun lan tatmin için de bir takım zevkleri vardır. Sözgelimi, insan yaşayabil­mek için yemek, İçmek ve barınmak zorun-

dadır; varlığında bu zorunlu!uklan karşıla­mak için acıkma, susama, üşüme, yanma, sevme ve korkma gibi duyu ve duygular ve bunlara cevap vermek için de birtakım or­ganlar ve dış çevrede besinler bulunmakta­dır. Aynca, bu besinleri sağlaması ve dünya hayaünı yaşayabilmesi için insana gerekli yetenekler ve sanatlar verilmiştir.

Yaratılış ağacının mevyesi olan ve kendi­sine 'zübde-i alem' (kâinat'ın özü) denilen insanda bitkisel ve hayvansal hayat ve Özel­likler vardır. Kişinin bedenî faaliyetleri, özellikle solunum faaliyeti, onun bitkisel yanını oluştururken, ruhun-kalbin emrin­deki aklın yönlendiriciliğinde gerçek insanî görev ve fonksiyonuna göre çalıştırıldığı zaman, insan için birer hizmetkar olan sıfat­lar, tamamen dünya hayatına dönük başıboş bırakıldığında, sahibini yiyen, içen, çiftle-şen, cahil, cimri, muhteris, kibirli, kıskanç, haset, kindar bir yaratık haline getirir. De­vamlı şehvet ve gazap kuvvetinin etkisiyle hareket eden böyle bir insana veya insanı bu yöne çeken kuvvetlere 'nefs-i emmare-kö-tülüğü emredip duran nefis' denir ki, insa­nın insanlığı bu nefisle, daha doğru bir de­yişle, kişiliğinin bu yönüyle mücadele et­mesinde yatar.

Dinin emrettiği ve yalnızca Allah için ya­pılan ibadetler, bilhassa gerekli ihlas ve ilimle donandığmda sahip oldukları 'hik-met'le nefs-i emmareyi eğitmede en önemli rolü oynar. Namaz, oruç, sabır, şükür, teva­zu, tefekkür, zikir, Kur'an okuma, Rasulul-lah'a salat ve selam getirme hep bu eğitimin vasıtalandır; bunlar, özellikle kamil (ol­gun) bir yol göstericinin önderliğinde ve belli bir disiplin altında yapılırlarsa çok da­ha etkili olurlar ve gerçek fonksiyonlarını icra edebilirler. Bu terbiye yolunda kişi bir zaman gelir, yaptığı kötülüklerden pişman­lık duymaya, güzel ve salih amellerini art­tırmaya ve hakkı hak olarak kabul etmeye başlar; zaman zaman kötülüklerde bulunsa ve günahlara dalsa da, yaptıklarından dola­yı kendisini lanar. Adına T-evvame' denilen bu nefis veya bu dereceye gelmiş olan in­sanda heves, zaman zaman şaşkınlık ve yol­da yalpalama, bir yandan dua, öte yandan riya (gösteriş) ve baş olma ve bazı şehvetle­re yenilme gibi huylar yine de mevcuttur.

însan hayatı bir takım iç ve dış kötülükle­re karşı mücadeleyle geçer. Bu mücadelede kaydettiği her başarı, kâmil insan olma yo­lunda atılmış bir adımdan ibarettir, tnsan, nefsini bir takım zorluklarla deneyerek, ar­zu ve şehvetlerine belli ölçülerde gem vura­rak ve sürekli zikir ve tefekkürde bulunup ibadetlerini arttırarak, sahip olduğu hay­vanı sıfatlarıyla devamlı mücahede ederek, yersiz öfkesini, haset ve kin gibi sevimsiz duygularını kontrol altına alarak insanlık yolunda sürekli tekamül eder. Kâinat'ta ol­duğu gibi, kendi hayatında da Allah'ın biz­zat faaliyet ve yönlendirmesine şahid olur, kötülükleri derece derece bırakıp, ilahi esintilerin alıcısı olan kalbinin yol gösteri­ciliğine girer ki, insanın bu haline 'nefs-i muinime' adı verilir; yani bu ilahi rahmet ve yol göstericilik esintilerini almaya başla­yan, daha teknik bir deyişle 'ilham'a mazhar olan nefstir.

Ruhî-kalbî ilhamlarla dolan ve gerçek mutluluk ve doygunluğu Allah'ı anmada bulan, O'nu her an hazır ve nazır olarak hissedip hareketlerini kontrol ettiğinin şuu­runda olan ve cömertlik, sabır, tevekkül, hı-lim, doğruluk, tevazu, güleryüzlülük, şü­kür, kalb huzuru, tatlı dil ve bağışlayıcılık kazanmış kişi 'nefs-i mutmainne-tatmin ol-

muş nefis' sahibi kişidir. İnsanın manevi tekamülü her türlü kötü ahlâktan temizleninceye, bütün kötü sıfat­lardan kurtuluncaya, şehvet, gazap ve akıl kuvvetlerini iffet, hilim ve hikmet noktala­rına çekip, bu noktalarda sabit hale getirin­ceye, kısaca 'kâmil' insan oluncaya kadar devam eder. Tekâmül merdivenindeki her basamağın kendine ait tehlikeleri ve düşüşe sebep olabilecek engelleri vardır; riya, gu­rur, kibir ve benlik gibi. Mesela, Kur'an'da iman eden ve imanlarına zulüm karıştırma­yanların emniyette ve hidayet üzere olduk­larından söz edilir (Enam, 82). Zulüm, en hafifinden en ağırına, en önemsiz görüne­ninden en önemlisine kadar bir şeyi yerinde yapmamak demektir. Her türüyle zulüm, imanda kötü bir iz bırakan ve imanın etkisi­ni sarsan şeydir. Nefsin imanla doygun hale gelmesi ve imanın her türlü kötü tesirden, günah ve isyandan ve aynı zamanda azap­tan sahibini güven altına alması, kendisine zulüm kanşmamasındadjr. Nefsin tekâmül mertebelerine göre, zulmün de dereceleri vardır. Sözgelimi, ilk mertebede bir iman İçin anne-babaya isyan, yetim malı yemek, haksız yere cana kıymak, zina, kumar ve iç­ki içmek gibi haramlar imana zulüm karış­tırmak olur. Bir diğer mertebede mekruhlar imana karışan zulüm olduğu gibi, daha üs-lün bir mertebede müslehabların terki ve hatta bütün mubahları şüphelilerden kaçın­madan işlemek de imandaki emniyeti bozan birer zulüm olur. Bu bakımdan, nefsin tekâ­mül mertebeleri farklı farklı olup, mutma­inne nefsten sonra, nefs-i zekiyye, nefs-i ra-zıye ve nefs-i marzıyye adlarıyla anılan mertebeler vardır. Son mertebesiyle 'natıka' adını alan nefs, tamamen Allah'ın koruması altında olup, bir bakıma Kâinal'la bütünleşen, yürüyen-konuşan Kur'an halini almış ve adeia "Allah kendisinin gören gözü, tu­tan eli, yürüyen ayağı... olmuş" bulunan in-san-i kâmildir.

Modern Batı psikanaliz ve psikolojisi özellikle Frcudizm'in etkisiyle insanı te­mcide kötü bir yaratık, genel toplumsal ah­lakî değerlerin etkisiyle bastırılmış hay vanî güdülerin tutsağı ve bu güdülerle toplum ahlâkının çatışma alanı olarak değerlendir­mekte ve onun problemlerini sadece tatmin edilmemiş hayvanı arzularda görmektedir. Oysa insan, dünya hayatını yaşaması için kendisine verilmiş ihtiyaçlar, arzular, bir ta­kım dünyevî emeller ve haset, kin, düşman­lık, öfke gibi temelde ulvî ve mükerrem olan fıtratının yönlendiriciliğinde kanalize edilmesi gereken duygulardan müteşekkil 'nefs1 ve bedenden oluşmuş bir varlık değil­dir. Fıtratının, bir başka deyişle 'din'in yol göstericiliğinde istihdam edilen 'nefs', so­nunda yukarda açıklandığı gibi varlıklar hi­yerarşisinin en üstüne yükselebilecek yete­nekte; ama buna karşılık, kendisini fani bir beden ve dünyevî ihtiyaç ve emellerden müteşekkil gördüğünde ise 'hep kötülüğü emreden bir nefs', yani işi tahrip ve fesad olan en zararlı bir yaratık da olabilmekte­dir.

Ali ÜNAL

OSMANLI TOPLUM YAPISI

Osmanlı toplum yapısı çeşitli açılardan tabakalaşma göstermekte olup insanların yerleşim mekanı, toplum hayatında oyna­dıkları rol, toplum yapısını sembolize eden piramitte işgal edilen yer ve statü gibi deği­şik kriterler, tabakalaşmada etkili olmakta­dır. Yerleşim mekanı açısından Osmanlı toplumuna bakıldığında, kırsal kesimde köy ve obalarda yerleşik hayatı yaşayanlar­la konar-göçer bir hayat içinde bulunan Yö­rük toplulukların, şehir ve kasabada yaşa­yıp sanat, ticaret ve yönelim faaliyetleriyle ilgilenenlerden daha çok olduğu görülür. Ticaret ve yönetim merkezleri olan şehir ve kasabalar dışında yaşayan kitlelerin büyük çoğunluğu mirî arazi veya vakıf araziler üzerinde yaşayıp iktisadî meşguliyet itiba­riyle toprakla ve hayvancılıkla ilgilenen toplumsal kesimi oluşturmuşlardır. En­düstrileşme öncesi toplumların yapısal ve

işlevsel özelliklerini ortaya koyan Osmanlı toplumu çok uluslu, çok dilli, çok dinli, çok renkli kompleks bir toplum olarak karşımı­za çıkmakta ve kelimenin tam anlamıyla "pleiralist" yapı özelliklerini ortaya koy­maktadır. Siyaset, yönetim, dil, din, hukuk, örf, kültür, eğitim ve benzeri her türlü top­lumsal alanlarda ne "monist" bir yapı, ne de tek bir "form"a irca edilmesi yönünde bir gayret vardır. Bu bakımdan Osmanlı top­lum yapısı, farklı renk ve tonlardaki birçok mozayiğin oluşturduğu bir bütünü ifade et­mektedir.

Kuşkusuz Osmanlı toplumunun plüra­list yapı özellikleriyle, çağdaş toplumların "monist" yapı içerisindeki plüralist özellik­leri oldukça farklıdır. Osmanlı toplum yapı­sının, daha çok geleneksel toplum yapıları­nın "yerellik" ve "çok renklilik" gibi ayırıcı özellikleri bünyesinde barındırmakla oldu­ğu söylenebilir.

Osmanlı toplumunu merkezden kenara doğru genişliyen daireler şeklinde tabaka-laştınrsak bu çizimin en iç kısmındaki dai­rede Osmanlı padişahı ile saray kurumu yer alır.



1. Osmanlı Padişahı ve Saray


Altıyüz yıllık bir tarihi dönemi içeren, dil, din, ırk, gelenek ve kültürleri farklı mil­letlerin aynı siyasal organizasyon içinde teşkilaüanmalanyla oluşan Osmanlı toplu­munun merkezi yerinde Osmanlı padişahı ve Saray kurumunun yer aldığı görülür. Her türlü otoriteyi elinde bulunduran, iktidarı kullanan Padişah ve onun hayatının geçtiği Saray, aynı zamanda Osmanlı siyasal-yö-netsel sisteminin de özünü teşkil etmekte­dir. Osmanlı Dcvlcti'ni kuran aileden olan

Padişah, değişik ırk, din, dil, kültür ve gele­nek dünyalarından gelen milletlerin oluş­turduğu Osmanlı toplumunun zirvesinde si­yasal, dinsel, yönetsel ve diğer alanlarda ik­tidarı elinde tutan birinci derecede otorite sahibi; hem yönetenlerin hem de yönetilen­lerin kendisine bağlılık duydukları tek kişi­dir. "Bey", "Gazi", "Sultan", "Han", "Hüda-vendigar", "Emir", "Hünkar", "Padişah" gi­bi çeşitli unvanlar kullanmış olan Osmanlı padişahları, bu unvanların dışında "Halife-lik"in Osmanlı yönetimine geçmesinden sonra "Hadimü'l-Haremeyn eş-Şerifeyn", "Halife-i Ruy-i Zemin" ve "Halifetü'1-Müs-limin" gibi dinsel-siyasal unvanlar da kul­lanmışlardır. Osmanlı toplumunun siyasal bakımdan teşkilatlanmasında tslam teorisi ile Eski Türk geleneklerini, şahsında birleş­tirmiş olmakla birlikte XV. yüzyıldan itiba­ren Bizans ve XVIII. yüzyıldan itibaren de Batı geleneklerinin etkisi altında kaldıkları görülür. Osmanlı Padişahlarının tahta ge­çişleri konusunda yerleşik bir yasal düzen­lemenin olmaması sebebiyle çeşitli toplum­sal çatışmalar yaşanmış ve bu cümleden olarak "evlat katli" gibi kurumlar yerleş­miştir. Eski Türk siyasal geleneğindeki "Ülüş sistemi"nin etkisinin izlendiği XVI. yüzyılın sonlarına kadar şehzadeler arasın­da cereyan eden laht kavgaları, toplumu bö­lerek siyasal birliğin sağlanmasını güçleşti­rirken İslam m siyasal iktidarın bölünmezli­ği prensibinin yerleşmesi sonunda, padi­şahlar güç ve egemenliklerini toplumun her kaüna daha kolay yayma imkanı bulmuş­lardır. Klasik Osmanlı yönetimini zirveye taşıyan Kanunî Süleyman (öl. 1556) zama­nında başlayan toplumsal, siyasal ve eko­nomik bozulmanın, XVII. yüzyılın başla­rından itibaren Padişahlık kurumuna dayansıdığı görülür. Toplumdaki çalkalanma ve bozulma karşısında padişahların göster­dikleri "yeni düzen" oluşturma ve "ıslahat" girişimleri olumlu sonuç vermemiş, top­lum sal-siyasal dönüşümler sonunda, devlet yönetimine egemen olan yeni asker-sivil bürokrasinin düzenlemeleri ve toplumsal yapıda ortaya çıkan yeni sınıfların talepleri karşısında güçsüzleşen Osmanlı padişahı, bazı dönemlerde güçlenmek istemişse de, iç ve dış çıkar çevrelerine ve muhalefete ye­nilmekten kurtulamamıştır.

Osmanlı toplumunun zirvesinde bir ba­ba olarak yer alan Padişah, aile efradı ve kullarıyfa birlikte "Saray"da yaşıyordu. Sa­ray, Osmanlı toplumunda çok yönlü fonksi­yon hırı olan bir toplumsal-yönetsel merke­zi temsil etmektedir. Osmanlı saraylarının en tipik örneğini temsil eden Topkapı Sara­yı, fonksiyonları farklı Harem, Enderun ve Birun denilen üç ayn kurumun oluşturduğu bir kompleksi ifade etmektedir. Padişah'ın özel hayatının geçtiği, kendisinin ve ailesi­nin yaşadığı Harem ve Padişah'ın günlük hayatının geçtiği, içoğlanlann eğitildiği özel kurumların bulunduğu Enderun, ka­muya kapalı mekanlardı. Saray'ın dış kıs­mını oluşturan Birun, merkezi yönetim ör­gütlerini, merkezi bürokrasinin bulunduğu kısım olup DWan-ı Hümayun, Divan-ı Hü­mayun kalemleri ve diğer merkezi yönetim örgütleri burada bulunuyordu. XIX. yüzyıl­da Osmanlı padişahları Topkapı Sarayı'nın dışında Dolmabahçe Sarayı, Yıldız Sarayı, Çırağan Sarayı, Beylerbeyi Sarayı gibi» Ba­tı formunda yeni saraylar inşa ettirip burala­ra taşınınca Osmanlı toplumundaki "Saray" kurumu da, diğer toplumsal-siyasal kurum­lar gibi dönüşümler geçirdi ve giderek öne­mini yitirdi. Yeni saraylardaki hayat, eski

saraylara nisbetle oldukça farklı olup bura­lar ve asker-sivil bürokratların yaşadıkları "konak"lar, batı etkisinin iyice hissedildiği yerlerdi. Osmanlı toplumunun süreç içeri­sindeki değişim ile birlikte saray ve yaşa­nan mekan anlayışı, siyaset ve dünya görü-şündeki değişme ile birlikte yeni biçimler almış ve giderek toplumun tabanından uzaklaşmıştır.



2. Yönetici Sınıf (Askerîler)


Osmanlı toplum yapısında Padişah ve Saray kurumundan sonra en etkin toplum­sal kesim, özgün adı ile "Askeri Sınıftır. Padişah tarafından bir "berat'Ia kamu bü­rokrasisinin herhangi bir merciine atanan, kamu hizmetlerini padişah adına yerine ge­tiren, çeşitli imtiyazlara sahip olan, toplum yapısında statü ve iktisadi imkan açısından iyi durumda bulunan görevlilerden müte­şekkil bir "imtiyazlı sınıf olarak karşımıza çıkmakta olan Askerî Sınıf, kendi içerisin­de homojen bir yapıya sahip değildir. Esas itibariyle Kapıkulu ve Din bürokrasisinden oluşan Askerî Sınıf, siyasal-yönetsel siste­min merkezinde ve eyalet örgütlerinde gö­revli sipahileri, ordu ve bürokrasi mensup­larını, kapıkulları, medreselerde görevli öğ­retim kadrolarını, adalet hizmetinde görevli kadıları ve naipleri, bilgi danışma ve müşa­virlik hizmeti sunun müftileri, bir kısım ta­rikat ehlini, kilise ve diğer dinsel kurumlar­da görevli olanları içine alan oldukça geniş bir toplumsal kütleyi kapsamaktaydı. Ka­mu bürokrasisinin çeşitli kademelerinde görevli olanlara "askerî" denmesi, onların fiilen askerlik hizmeti ile uğraşmaları anla­mına gelmemektedir. Muhtemelen fetih ve gaza ülküsü üzerinde yükselen ve idare teş-

kilatının en önemli işlevinin bu fetih ve ga­zaları organize etmek olan Osmanlı Devle-ti'nin İlk örgütlenme yıllarında siyasi-idari yapıda görevli olanlara bu sıfat verilmiş ve bu gelenek devam etmiştir. Askerîleri esas itibariyle iki sınıfa ayırmak yerinde olur: İc­racı Askerîler (Yönetsel-Askerî Sınıf) ve Ulema (Dinsel-Yönetsel sınıf)-

İcracı askeriler, kamu bürokrasisinin merkezî ve taşra örgütlerinde görevli olan genellikle kapıkulu kökenli kişiler olup ço­ğu tımar sahibi kişilerdir. Osmanlı Devle-ti'nin kuruluş yıllarında henüz "devşirme" kurumu gelişmemişken yöneticiler, genel­likle Türk aristokrat ailelerine mensup idi­ler. Ayrıca Anadolu dışındaki diğer İslam ülkelerinden de geliyorlardı. Devşirme ku­rumunun yerleşmesinden sonra, bilhassa II. Mehmed'ten itibaren siyasal-yönetsel oto­riteye iyice bağımlı bir kamu bürokrasisi oluşturulmaya çalışılmış ve bu cümleden olarak Kapıkulu yaratılmıştır. Toplumsal bir kitleye dayanmayan Kapıkulu, devlet hizmetindeki emeğinin karşılığı olarak kendisine tahsis edilen mirî arazi gelirlerin­den istifade edebiliyordu. Tımar sistemi ile oluşturulan Sipahi kitlesi de yönetici sınıf içerisinde yer almıştır. Padişah'ın vekil-i mutlak'ı olan vezir-i azamhk makamına ka­dar yükselebilen Kapıkulu mensuptan, din ve adalet hizmetleri dışında yönetimin bü­tün kademelerine gelebiliyorlardı. Padişa­hın kulları sayılan icracı askerîlerin iktidar karşısındaki durumları oldukça güvensiz bir noktada bulunmaktaydı. Padişah iradesi karşısında "mallarının ve canlarının" hiçbir teminatı bulunmadığını ve siyaseten kati ve müsadere gibi uygulamalardan en çok bun­ların etkilendiklerini görüyoruz. Padişahlar çeşitli sebeplerle yargılamadan, ya da yargılayarak kullarım bir sözle ölüme göndere­bilmişler, mallarını müsadere edip kamu geliri olarak hazineye aktarabilm işlerdir. Osmanlı toplumunda, kuşkusuz, en güven­siz sınıfı İcracı Askerîler teşkil etmiştir. Ka­mu bürokrasisinde yeni "asker-sivil bürok­rasisinin güçlenerek Padişah karşısına bir­takım isteklerle çıkması ile "icracı askeri­lerin klasik dönemdeki statüleri değişmiş, siyasal-yönetsel sisteme ve hatta padişahla­ra bile hükmedebilecek noktaya gelmişler­dir. Osmanlı kamu bürokrasisinin özünü oluşturan bu kesimin, toplumsal-siyasal de­ğişme ile birlikte toplum yöneliminde ve toplumun gidişine yön vermede etkileri ve işlevleri giderek artmış, Tanzimat sonrasın­da "bürokratik yönetim geleneği"nin yer­leşmesinde önemli rol oynamıştır. Padişah­lık ve Saray kurumunun çeşitli iç ve dış et­kenlerle güçsüzleşmesi karşısında, özellik­le "Asker-Sivil Bürokrasi" siyasal-yönetsel sisteme egemen olarak iktidara gelecekleri belirleme, örgütleri oluşturma, yasal ve anayasal düzenlemeler yapma, toplum nor­mu ve değerler sistemi dikte etme gibi te­mel toplumsal işlevleri görmüşlerdir. Tan­zimat döneminin icracı askerileri olan as­ker-sivil bürokratlar, yönetsel işlevlerden çok, siyasal işlevler görmüş, gerileyen Din Bürokrasisi karşısında güçlenerek yukarı­dan aşağıya toplumu kurma ve şekillendir­me misyonu yüklenmiştir. Bu yapı, Cum­huriyet yönetiminde de uzun yıllar devam edecek ve toplumu yukarıdan aşağıya kur­ma ve düzenleme geleneği demokrasiye rağmen sürüp gidecektir.

Osmanlı toplumunda Yönetici Sınıfın ikinci kategorisi Ulema sınıfına mensup görevliler tarafından oluşturulmuştur. Ule­ma, Yönetici Sınıf içerisinde prestij, medenî haklardan yararlanma ve gelecek gü­vencesi bakımından İcracı Askerilere nis-betle oldukça iyi durumda bulunan bir kate­goriyi temsil etmiştir. Kanunları yorumla­ma, adalet dağıtma, kamuoyu oluşturma ve eğitim ve öğretimi düzenleme gibi temel toplumsal-yönetsel faaliyetlerle görevli olan Ulema sınıfı, hem toplum yapısında, hem de siyasal-yönetsel sist&mde oldukça önemli bir noktada bulunmuştur. Devletin din, yargı ve eğitim hizmetlerini yöneten Ulema, kamu bürokrasisinin "Din Bürokra­sisi" Örgütünü oluşturmuştur. Osmanlı top­lumsal yapısı, dinsel ve siyasal güçlerin ay­nı siyasal organizasyon içerisinde uyumlu bir biçimde örgüüendirilmesiyle oluşmuş bir sistem olduğundan, siyasal-yönetsel sis­tem de buna uygun bir biçimde yapılaşmış­tır. Toplumun bütün otorite alanları, ne sa­dece siyasal güçlerin, ne de sadece dinsel güçlerin eline verilmiştir. Siyasal güçlerle dinsel-yönctsel güçler uyumlu bir biçimde örgütlendiğinden, Osmanlı Devleti'nde di­ni güçleri temsil eden Ulema'nın önemli iş­levleri ve yeri olmuştur. Osmanlı toplu­munda gayet iyi durumda bulunan Ulema sınıfını toplumsal yapıda saygın noktaya getiren temel unsur, gördüğü işlevler oldu­ğu gibi Padişah iradesinin ulema karşısında adeta sınırlandırılmış olmasından da ileri gelmesiydi. Kul kökenli olmayan ulema mensuplarına siyaseten kati cezası pek en­der ve olağanüstü hallerde uygulanmıştır. Ulema sınıfı, kuşkusuz, kendi içerisinde za­man içinde farklılaşmıştır. Kuruluş döne­minde» bilhassa heterodoks din ulularının ve tasavvufi tslam temsilcilerinin hakimi­yeti ağır basarken, ilerleyen yıllarda medre-seli-sünni din seçkinlerinin etkisi artmıştır. Yine ilk yıllarda İran ve arap kökenliler ço-ğunlukta olmakla birlikte, daha sonra Türk kökenli olanlar bu sınıfa egemen olmuşlar­dır. XV. XVI. yüzyıllarda güçlü liderler yo­lu İle siyasal-yönetsel sistemdeki etkisi iyi­ce artmış olan Ulema sınıfının siyasal-yö­netsel işlevleri özellikle Tanzimat'tan sonra gerilemeye başlamış ve toplum yapısında gelişme gösteren yeni sınıflar karşısında et­kileri azalmıştır. Toplumun siyasal-yönet­sel yönetimini eline geçiren Asker-Sivil Bürokrasi, toplumun düzenlemesini Batı örneğinde ve Batı ölçüleri ile yapmaya çalı­şarak Din Bürokrasisinin etkisini azaltmak istemiştir. Kamu bürokrasisi içerisinde ör­gütlü olan "din"in etkisi Cumhuriyet döne­minde gittikçe azaltılmış ve sadece ibadet­lerin yönetimi görevi kendisine verilmiştir. Osmanlı toplum yapısında ulema sınıfının ve dolayısı ile dinin toplum sal-sıyasal etki­sinin giderek gerilediği ve bugünkü nokta­sına geldiği söylenilebilir.



3. Yönetilen Sınıf (Reaya)


Osmanlı toplum yapısında en önemli ke­simi, özgün adıyla "reaya" teşkil etmiştir, iktisadi hayatın tarım ve ziraate dayalı ol­duğu Osmanlı toplumunda üretim faaliyeti­ni elinde tutan, siyasal-yönetsel sisteme çe­şitli adlar altında vergi ve resim gibi gelir aktaran, devletin hemen hemen bütün kamu hizmetlerini, savaş giderlerini, imar ve ba­yındırlık faaliyetlerini, Yönetici Sınıfın üc­retlerini finanse eden, buna karşılık yöneti­cilerin imtiyazlarına sahip olmayan ve hü­kümdara bir "Tann emaneti" olarak verildi­ği kabul edilen bir sınıf olarak karşımıza çı­kan "reaya", sistemin ve toplumun hayati­yetini sürdürebilmesi için "adalet" ve "sükûnet" üzerinde bulunması gereken bir

sınıf olarak görülüyor. Sosyo-politik siste­min başında bulunan ve her türlü otorite sa­hibi olan Padişah'ın reaya üzerindeki tasar­rufu, kapıkulları üzerindeki tasarrufuna nis-betle daha geri planda seyrettiği gözlen­mektedir, özellikle siyaseten kati ve müsa­dere uygulamaları, özel durumlarda ve belli Ölçülerde gerçekleşmiştir. Reaya, yekne­sak olmayan bir kitle olup yönetici sınıfın dışında kalan kamu bürokrasisinde özel bir görevi bulunmayan bütün köylü, şehirli, es­naf, zanaatkar, yörük ve diğer toplulukları içermektedir. Reaya sınıfı içerisinde müta­laa edilen her dini-sosyal grubun siyasal-yönetsel sisteme karşı sorumluluğu ve hak­lan değişik yasalarda düzenlenmiştir. Ge­nelde rcaya'nın birtakım hizmetleri yapmak veya yerine "Raiyeüik Rüsumu" denilen bir vergi ve resimler topluluğunu Devlct'e Öde­mek zorunluluğu bulunuyordu.

Osmanlı toplumunda bütün yönetilenler "reaya" adı altında ifade edilmişse de, aslın­da reaya kitlesi kendi içerisinde farklı top luluklan barındırmaktaydı. Reaya içerisin­de daha çok hür olanların göçebe Türkmen­ler ve Yörükler olduğu, Ortakçı Kulların Batıdaki sertlere benzer niteliklere sahip bulundukları, bazı kitlelerin raiyeüik rüsu­mu denilen vergilerden affedildikleri için "muaf ve müsellem reaya" dendiği ve dola­yısıyla bunların durumlarının farklılık gös­terdiği bilinmektedir, Osmanlı toplumunda yönetilenlerin hepsi aynı niteliklere sahip bulunmadığından çeşitli kriterlere göre sı­nıflandırılmıştır.

II. Mehmed'in reaya hakkındaki kanun­namesinde reaya; müslim reaya, gayr-i müslim reaya ve yürükler şeklinde üç kate­goriye ayrılmıştır. XV yy. a kadar genelde Osmanlı toplum yapısında reayanın üç kategori halinde Örgütlenmiş olduğu ve reaya ile iktidarı temsil eden timarlı sipahi arasın­daki ilişkilerin buna göre düzenlenmiş ol­duğu anlaşılıyorsa da bu yapının XVI yy. ortalarından itibaren bozulduğu ve Osman-lıu yapısının yeni ve farklı bir toplumsal ya­pıya kavuşmağa başladığı görülmektedir. Bu dönemde toplumsal yapının muhtelif sı­nıflan ve kurumlan arasındaki ilişkiler, nü­fus artışı, köyden şehre göç, işsizlik, fetih-lerdeki başarısızlık, paranın kıymetindeki düşüş gibi çeşitli sebeplerle bozulmuş ve Celali İsyanları, Büyük kaçgun, Suhte ayaklanmaları gibi bir dizi toplumsal hare­ket Osmanlı toplumsal yapısının sarsılma­sına ve yeni ilişkilerin kurulmasına sebep olmuştur.

Reayanın çeşitli kriterlere göre tasnifi mümkündür:

Yaşanan yer açısından askerilerin dışın­daki halkın kentliler, köylüler ve göçebe kitleler şeklinde sınıflandırılabilmesi im­kanı varsa da, genellikle reaya, Osmanlı toplumunda dini inanışlara göre sınıflandı­rılmıştır. Buna göre müslim reaya ve gayri müslim reaya şeklinde ikiye ayrılması, bu ayrıma göre kitlelerin devletle olan ilişkile­rinin ve sorumluluklarının düzenlenmesi yaygın bir yöntemdir. Osmanlı toplumunda vakıf, mülk ve mirî arazi üzerinde oturan, tarım ve ziraatla meşgul olan köylülerin ya­nı sıra, şehirlerde ticaret ve zanaatla ilgile­nen kentlileri de içine alan müslim reaya kitlesinin siyasal-yönetsel sistemle olan ilişkileri şer! ve örfi yasalara göre düzen­lenmiştir. Osmanlı yönetiminde reayanın başla gelen görevi, lasarruf ettiği mirî arazi­yi işlemek ve kanunnamelerde yazılı vergi­leri ilgili timar sahibine vermek olmuştur. Müslim reayanın Devlete ödediği vergilerin başında öşür (aşar) ve "çift resmi" gel­mekteydi. Ayrıca "Tekalif-i Şakka" adı al­tında olağanüstü bir verginin daha olduğu biliniyor. Şer'i vergilerin dışındaki "çift res­mi" adı verilen örfi vergilerin siyasal otorite tarafından konulduğunu, bu ad altında top­lanan bir dizi vergiyi reayanın timar sahibi­ne ödemek zorunda olduğunu, vergilerin reayaya zulmeden yöneticileri darvanışla-rından menetmek için çeşitli olağanüstü tedbirler almasına rağmen zulmün devam ettiğini, artan vergiler dolayısı ile zor du­rumda kalan köylünün çiftini bırakarak kentlere akın ettiğini, bu olayların çeşitli toplumsal çalkantılara sebep olduğunu be­lirtmek yerinde olur. Osmanlı toplumunda müslümanların dışında kalan ve farklı din­sel gruplara mensup yönetilenler "gayri müslim reaya" adı altında toplanmış olup bunların sorumlulukları ve haklan kanun­namelerde farklı şekillerde düzenlenmiştir. Gayri müslim reayanın da Devlet'e ödemek zorunda olduğu şer! ve örfi vergiler bulun­maktaydı. Cizye ve haraç şer! vergiler sını­fında, "ispençe" de örfî vergiler sınıfında yer almıştır. İspençe, gayri müslim reaya­nın "raiyetlik rüsumu" olup XV. yüzyılın başlarından itibaren yılda yirmibeş akça olarak tahsil olunmuştur. Ayrıca bu kitle­den ispençe dışında "bive resmi" adı alünda bir başka vergi daha tahsil olunmuştur.

Osmanlı toplum yapısının tarihi süreç içerisinde önemli değişmelere uğramış ol­duğu bir gerçektir. Toplum yapısına özel­likle XVII. yüzyılın sonlarından itibaren yeni sınıflar ve zümrelerin girdiği görülür. XVI. yüzyılın sonlarında ve bunu izleyen yüzyılın başlarında yayımlanan çeşitli res­mi belgelerde ve padişahlara sunulan layi­halarda, yönetimdeki bozulmayı ve toplum

içinde reayanın sosyoekonomik durumu­nu izlememiz mümkündür. Padişaha bir "Tann emaneti" olarak verilmiş olduğu ka­bul edilen reaya, XVI. yüzyılın ikinci yan­sından itibaren yönetim sınıfındaki kul ve din bürokrasisine mensup görevlilerin key­fî ve kanunsuz icraatları sonunda perişan olmuş ve neticede tarihe "büyük kaçgun" diye geçen toplumsal olayla binlerce köylü evini yurdunu terkederek şehir merkezine akın etmiştir. Şehirlerde aşırı nüfus artışı yeni toplumsal sorunların ve yeni kitlelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur.

Klasik Osmanlı toplum yapısı XVI. yüz­yılın sonlarına doğru siyasal-yönetsel sis­temle birlikte bozulmaya başlamış ve yeni formlara bürünmüştür. Bu çağda Anado­lu'da Osmanlı toplumunu ve yönetimini önemli Ölçüde uğraştıran Celali İsyanları ve Suhte ayaklanmaları toplum yapısını sars­mış ve yeni yapılanmalara imkan vermiştir. Köylerdeki çiftlerini, vergilerin yüksekliği ve verimsizlik gibi çeşitli sebeplerle terke­derek kentlere doluşan ve buralara idareci­lerin kapısında görevli olmak için gelen le­ventler, neticede soygun ve yağma olayları­na karışmışlar ve uzun yıllar toplum yapısı­nı ve Devlet yönetimini sarsmışlardır, işsiz­lik, geçim sıkıntısı ve ahlak bunalımı gibi sebeplerin yaratmış olduğu Suhte İsyanları­nın öncülerinin ezilen zümre arasında geniş kabul görmüş ve bunların desteğini kazan­mış olmaları dikkat çekicidir.

XVII. yüzyıldan itibaren oluşmaya baş­layan yeni Osmanlı toplum yapısında siya­sal-yönetsel sisteme hakim bir elit grubu­nun altında, klasik toplumsal yapıdaki rea­yanın yerine teşekkül eden bir orta sınıfın oluştuğunu görmek mümkündür. Bu orta sınıf içerisinde ayan ve eşraf, küçük üreticiler, cemaatlerin dinsel liderleri ve ulema, özellikle gayri müslimlerle tüccarlar, küçük sanayi mensupları, cemaat liderleri (koca­başı, çorbacı, voyvoda) ve fikir adamlarının yer aldıkları görülür. Ayrıca şehirlerdeki küçük işletmelerde ve atölyelerde çalışan işçilerin (amele) oluşturdukları çalışanlar grubu İle yerleşik bir hayatı bulunmayan göçmen kitlelerin toplum yapısının en alt sıralarında bulundukları belirtilmelidir. Ayan, Osmanlı toplum yapısında XVII. yüzyıldan itibaren ortaya çıkan ve yöneti­lenler sınıfında görülmesine rağmen, aslın­da taşra halkının tabii lideri durumundaki etkin ve güçlü şahsiyetlerin ve aristokraük nitelikli aile mensuplarının oluşturdukları bir kitle olması sebebiyle, resmi ve gayri resmi yollarla siyasal-yönetsel sistemde yönetici olarak görev alan ve bu yolla güç­lenerek sisteme ve topluma egemen olmaya çalışan bir sınıf olarak değerlendirilmelidir. Ayanın teşekkülünde temel etken, bozul­maya başlayan Osmanlı maliye sisteminde geliştirilen iltizam usulü olmuştur. Devlete ait bir gelir kaynağının açık arttırma yoluy la bir kısmını peşin almak şartı İle bir mülte­zime bırakılmasını ifade eden iltizam usu­lünde genellikle gayri müslimler görev al­mış ve Devlete ödediklerinin birkaç katini vatandaşlardan zorla tahsil ederek kısa za­manda varlıklı bir sınıf haline gelmişlerdir. Bunlara serbest pazar ekonomisi haline ge­len Osmanlı ekonomisinin Batı ekonomile­ri karşısında tutunamayarak Batı mamulle­rinin istilasına uğraması sonucu zenginle­şen azınlık tüccarları da eklenince, Ayan, Osmanlı toplumunda sisteme egemen bir sınıf halini almıştır. İltizam usulünün "malî malikane" sistemine dönüşmesiyle Devle­tin gelir kaynaklan bazı kişilere hayat boyu

verilmiş ve bu yolla Ayan'ın ortaya çıkması adeta teşvik edilmiştir. Önceleri toplum grupları ile yönetim arasında ilişkiyi sağla­yan bir kitle olan Ayan, XVIII. yüzyılda toplumun gidişine yön veren, siyasal ve yö­netsel kararların alınmasına etki eden var­lıklı bir sınıf halini almıştır.

Vergilerin toplanmasını üstlenen ve hayat boyu bu işi üzerine alan Ayan'ın, kısa zamanda iktisadi bakımdan güçlenip mer­kezin zayıflamasıyla ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanarak yerel yönetimde görev alması toplum yapısındaki gücünü ve etkinliğini artırmıştır. Önceden kadılar ta­rafından yürütülen bazı işlerin Ayana inti­kal etmiş olması, bir yandan din bürokrasi­sinin gerilemesini, diğer yandan Ayan'ın sivrilerek Öne çıkmasını ifade etmiştir. Özellikle mahallin güvenliğini sağlamak, vergilerin tahsili, askerin eğitim ve savaşa gönderilmesi gibi kamusal işleri Ayan ve eşrafın üzerine aldığı gözlenmektedir.

XIX. yüzyıl, Osmanlı toplum yapısında çok hızlı dönüşümlerin yaşandığı bir çağı ifade etmektedir. Toplum yapısına bir yan­dan yeni gruplar katılırken, diğer yandan si­yasal, dinsel, ekonomik, sanatsal ve edebi­yat alanlarında olduğu gibi, aile yapısı ala­nında da dünya görüşü ve yaşama biçimi değişime uğramış ve Batı etkisinde, farklı bir dünya görüşü egemen olmaya başlamış­tır. Özellikle gayri müslim kesimde ticaret ve iltizam yoluyla zenginleşen lövantenler sınıfı sivrilerek öne geçmiştir. Türk ticaret ve sanayi sınıfı ancak bu yüzyılın sonlarına doğru toplum yapısında görü leb i I m iştir. Bir yandan siyasal-yönetsel sistemde radikal değişmeler olurken, diğer yandan toplum yapısı da yeniden yapılaşmıştır. Klasik Ka pıkulu bürokrasisinin yerine, Batı yanlısı

mekteplerden mezun, Baü değerleri ile mü­cehhez bürokratların oluşturduğu yeni As-ker-Sivil Bürokrasi toplumsal sisteme ege­men olurken adalet, eğitim ve dinsel bilgi danışma ve yönetim işlerinde egemen Din Bürokrasisi iyice gerilemiştir. XX. yüzyılın başlarındaki Osmanlı toplum yapısı, ufak tefek bazı değişikliklerle Cumhuriyet yöne­timine intikal etmiştir.

Davut DURSUN Bk. Osmanlılarda Sosyo-Ekonomik Yapı

OSMANLILARDA SOSYO-EKONOMİK YAPI

Osmanlı Devletinin kuruluşundan XVIII. yüzyılın sonlarındaki Yenileşmeci-

Batılılaşmacı (Nizam-ı Cedid) hareketinin başlangıcına kadar geçen yaklaşık beş yüz­yıllık süre, klasik dönem olarak adlandırıla­bilir. Klasik dönem de oluşma, olgunlaşma ve esnekliği kaybetme diye alt dönemlere ayrılabilir. Esnekliği kaybetme, yenileşme ihtiyacını da beraberinde getirmiştir. Bu­nun sonucu ise batılılaşma ve bağımhlaşma sürecidir. Osmanlı Devletinin son bir buçuk yüzyılı bu şekilde tanımlanabilir.

Osmanlı Devleti oluşurken çok yönlü ve karmaşık bir etkileşim çerçevesi içindeydi. önce İslam devletlerinin bir mirasçısı idi. Devletin ve ekonominin temelleri olan ku­rumları incelediğimizde, bunların İslam i kurumlarla olan yakın ilişkisini görürüz. îk-ta-tımar, fütüvvet-ahilik-esnaf sistemleri gibi.

Bunun yanında Osmanlı Devleti, Orta Asya döneminde kalan birçok özelliği bün­yesinde barındırmakla, bunlardan İslam il­kelerine ters düşen uygulamalarla özellikle Selçukluların başlattıkları mücadeleyi sür­dürmektedir. Mesela devletin bölünmesini esas alan eski Türk aşiret zihniyeti, Osman­lılarda yerini tamamen merkezi üniter bir devlet anlayışına bırakmıştır. Memluklerin ve Selçukluların devlet idaresinde aşiret ile­ri gelenleri yerine köle asıllıları kullanma­ları geleneği Osmanlılarda devşirme siste­mi olarak kurumlaşmıştır.

Bu etkileşim çerçevesinde Anadolu ve Orta Asya'nın, özellikle İran ve Bizans'ın iktisadi geleneklerinin büyük yeri vardır. İslam'ın ilk yayılma döneminde siyasi ve iktisadi mahalli gelenekler karşısında gös­terdiği esnek tavrı Osmanlılar da sürdür­müşlerdir. Burada S asan ilerden beri top­raktan alınan bir altınlık verginin Osmanlı­larda çift resmi olarak sürdürüldüğünü bir

Örnek olarak verebiliriz.

Bu sistem içerisinde Avrupa'nın da önemli bir yeri vardır. Oluşma döneminde, kapitalizm yolunda ilerleyen Avrupa karşı­sında elde edilen başarıların büyük payı vardır. Olgunlaşma dönemi bir noktada ka­pitalizmle mücadele tarihidir. Esnekliği kaybetme, hakim sistem özelliğini de kay­betme anlamına gelebilir. Yine yenileşme dönemi atıfların kapitalizme yapıldığı, bu sistemin model alındığı dönemdir.

Sosyal Yapı


Devletin kuruluş dönemi olan XIV. yüz­yılda nüfus azdı ve iktisadi durgunluk var­dı. Ülkenin iktisadi imkanlarını tesbit ama­cıyla yapılan sayımlar (tapu tahrirleri), ava­rız ve temettüat defterleri nüfusun seyri hakkında bilgi verir. XIV. yüzyıla ait sa­yımlara sahip değiliz. XV. yüzyıla ait sayım defterleri, Anadolu ve Rumeli'nin fazla ka labalık olmadığını gösterir. XVI. yüzyılda ise bir nüfus artışı vardır. I. Süleyman dev­rinde, 1520-1530 yıllarında bugünkü Tür­kiye topraklarında 12-13 milyon insan ya­şadığı tahmin edilmektedir. Yine yüzyıl sonlarında bütün Osmanlı ülkesindeki nü­fus 30-35 milyon olmalıdır. Nüfusun dini dağılımı ise %60 müsluman ve %40 gayr-i müslim olarak tahmin edilebilir.

Daha sonraki yüzyıllarda, Rumeli hariç, nüfusun durağan olduğu ve büyük şehirler­de toplandığı anlaşılıyor.

II. Mahmut zamanında 1831'de yapılan bir sayıma göre, sadece Anadolu'da 7-7,5 milyon kişinin yaşadığı tahmin edilebilir. Abdülmecid zamanında, 1844'de yapılan bir sayımda ülke nüfusu, yine tahmini ola­rak, 36,5 milyondur. Bunun 10,5-12 milyonu Anadolu'da yaşamaktadır. 1884'teki ra­kamlara göre ise ülke nüfusu 28.9 milyon, Anadolu nüfusu ise 11.8 milyon olmalıdır. Cumhuriyetin ilk yıllarında da bu düşük ar­tış eğilimi sürmüştür. Türkiye ancak 1950'lerden itibaren ciddi bir nüfus artışıyla karşı karşıyadır.

İslami toplum ve mülkiyet telakkileri Osmanlı devletinde özgül bir tabakalaşma oluşturmuştur. Vahdet ilkesi Batı anlamın­daki antogonizmalan ve sınıflaşmayı berta­raf etmiştir. Toprak gibi temel bir üretim faktöründeki devlet mülkiyeti, sermayenin belli ellerde toplanmaması ilkesi, bu yönde ortaya çıkabilecek eğilimleri zayıflatmıştır. Eski Türk aşiret aristokrasisi tamamen ber­taraf edildiği gibi, siyasi iktidarı etkileyebi­lecek toprak asilleri, büyük sermaye sahip­leri gibi, iktisadi güçlerin oluşması engel­lenmiştir.

Osmanlılarda sosyal tabakalaşmayı be­lirleyen yönetenler (askeri zümre) ve yöne­tilenler (reaya) ayrımıdır. Askeri zümre kendilerine tımar kesiminden, hazineden veya vakıflardan gelir ayrılan kişilerdir. Reaya ise üretim yapan ve vergi veren züm­redir. Bu tabakalaşmada malî düşünce önemlidir. Askeri zümre ilmiye, kapıkulları ve tımarlı sipahilerden meydana gelmekte­dir.

Yönetilenleri oluşturan yerleşik reaya köylü ve şehirli olabilir. Köylü reaya tımar, vakıf gibi zirai toprakların reayasıdır. Şe­hirli reaya ise esnaf ve tüccardan ibarettir. Yan yerleşik reaya da konar-göçer olarak adlandırılmışlardı. Bunlar yaylak ve kışlak­larda hayatlarını sürdürürler ve daha çok hayvancılıkla geçinirlerdi. Yaylak ve kış­laklar arasındaki gidiş-gelişlerde, eskiden olduğu gibi, zaman zaman yerleşiklerle ça-

tışıyorlardı. Devlet ise geleneksel olarak yerleşiklerin yanındadır. Bu yüzden Os­manlılar XVII. yüzyıldan itibaren aşiretleri iskan siyaseti izlemişlerdir.

Reaya dini yönden müslim ve zimmî olarak ikiye ayrılır. Zimmîler devletin gayri müslim tebaasıdır. Bunlar cizye verirler. Hukuki açıdan hür ve köle ayrımı sözkonu-sudur. Kölelik öncelikle savaşların ortaya Çıkardığı bir kurumdur, islam dünyasındaki geleneği takiben Osmanlılar da köleliği bir eğitim kurumu ve hür emeğin alternatifi olarak kullanmışlar, daha da önemlisi idari ve siyasi mekanizmanın merkezine yerleş­tirmişlerdir (Devşirme sistemi).

Bu resmi ayırımın dışında XVII. yüzyıl­dan itibaren "Ayan" denen yeni bir sosyal tabaka belirmiştir. Devlet biraz da isteme­yerek ayanlığı yeni bir kurum olarak kabul­lenmiştir ve resmi bir hüviyet vermiştir. Bu merkeziyetçiliğin zayıflaması ve mahalli güçlerin ayn bir sosyal tabaka oluşturması demektir.

Osmanlı iskan siyasetinin esasları Ru­meli'ye müslüman, Anadolu'ya gayr-i müs-limlerin iskanı ile konar-göçerlerin yerleşik hale getirilmesidir. Iskanda sürgün usulü­nün etkili bir şekilde kullanıldığını biliyo­ruz. Bunda özellikle yeni fethedilen yerlere kalifiye elemanların iskanı sözkonusudur.

XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren köyden şehire göç olgusu ortaya çıkmıştı. Bu yüzden daha 1567'de İstanbul'a göç edip yerleşme yasağı konmuştu. Bu göç olayı XVIII. yüzyılda ev göçü haline gelmiş; ki­racılık, gecekondulaşma, asayişin bozul­ması, esnafın geçim imkanlarının daralması gibi yeni olgular ortaya çıkarmıştır.

Osmanlılar ilke olarak çocukların, baba­larının mesleğini devam ettirmelerini benimsemişler ve ihtiyaç olmadan yer değiş­tirmeleri önlemek istemişlerdi. Böylece üretimin ve vergi gelirlerinin düşmesini en­gellemeyi düşünüyorlardı. Göç olayı bu si­yaseti zorlaştırmıştır.

Osmanlı sisteminin esnekliğini kaybet­mesi, yenileşme ihtiyacını doğurmuştur. Bu ihtiyacın kanun-ı kadime dönülerek gi­derilebileceği fikri Tanzimalla bile sürmüş­tü. Nitekim XVIII. yüzyılın ilk yarısındaki iktisadi ve siyasi genişleme bu dönüşün ba­şarılı bir örneği olarak görülebilir.

Lale devri, yenileşmenin sosyal hazırlı­ğıdır. Yenileşme özlemleri, yeni düzen (Ni-zam-ı Ccdid) teşebbüsleri, halkın tüketim kalıplarında değişme bu dönemde başla­mıştır. Yenileşme ve Batılılaşma eğilimi XVIII. yüzyılın sonlarında III. Selim'İn Ni-zam-ı Cedid dönemini açmasıyla askeri ve İdari boyut kazanmış, Tanzimat da bu yolda ideolojik, hukuki ve siyasi bir kilometre taşı oluşturmuştur.

Tanzimat bir noktada ticari kapitalizmi, yani merkantilizmi yaşamadan sanayi kapi­talizmine geçme arzusunu ifade ediyor. Ya­ni tarihi farklılığı dikkate almıyor.

Osmanlı toplum ve ekonomisinin kapi­talist gelişmenin dışında olmasının en önemli göstergelerinden biri de yerli bir burjuva sınıfının olmayışı, büyük özel ser­vetlerin engellenişi idi. Tanzimat mal gü­venliği gerekçesiyle böyle bir sosyal züm­renin doğuşunu desteklemiştir. Yine zihni­yet planında gelişme düşüncesi, gelenek düşüncesini etkisİzleştirmiştir. Nihayet dünya devleti giderek küçülerek bir doğu Akdeniz Devleti haline gelmiş, hakim sis­tem kaybolarak bir başka sistemin bir ımsu-ru olmuştur.



Osmanlılarda Tımar Sistemi


Osmanlı toprak sistemi tımar rejimine dayanmaktadır. Tımar, Selçuklu ikta siste­minin bir devamıdır. Tımann esası devlet mülkiyeti (rakabe) altındaki toprakların yi­ne birer devlet memuru olan sipahilerin gö­zetiminde kullanım (intifa) hakkına sahip köylüler tarafından işletilmesidir.

Tımar sisteminin denetlenmesi görevi kadılara aitti. Her köylü ailesinin işlettiği toprak parçası, bir veya yarım çiftlik idi. Çiftliğin alam verimine göre 70-150 dönüm (1 dönüm 40 adım kare veya yaklaşık 1 de­kardır) arasında değişiyordu.

Tımar geniş anlamıyla "geçimlerini ve hizmetlerine ait masrafları karşılamak üze­re bir kısım asker ve memurlara, muayyen bölgelerden kendi nam ve hesaplarına tahsil yetkisi ile birlikte tahsis edilmiş olan vergi kaynaklarına" verilmiş isimdi. Tımar, Os­manlı uygulamasında üç kısma ayrılmıştır: Senelik hasılatı 20.000 akçeye kadar olan topraklar -dar anlamıyla- tımar unvanını korurlarken, 20.000-100.000 akçe gelirli bölgelere zeamet, 160.000'dcn fazla gelirli bölgelere de has denmiştir.

Tımar genellikle sihapi denen eyalet as­kerlerine tahsis edilirdi. Tımann başlangıç­ta verilen çekirdek kısmına "kılıç" deniyor­du. Bu toprak parçası, zamanla "terakki" alarak büyüyebilirdi. Bu sipahinin maaşına yapılan zam demekti. Tımar, mahiyet itiba­riyle beş bölümdür:

1-Eşkinci tımarı (mülk uman). Sistemde en büyük yeri kapsayan sipahi tımarıdır. Si­pahilerin sefer zamanlarında beraberlerin­de umarlarının verimine göre cebclü (köylü asker) getirmek yükümlülükleri vardır. Se­fere gelemedikleri yıla ait vergi hasılatı

devlete kalırdı. Sipahi ölünce dirliğinin kı­lıç kısmı çocuklara bırakılırdı.

2-Mustahfız tıman. Kale muhafızlarına verilen tımardır.

3-Hizmet tıman: Bazı sınır boylarında bulunan camilerin imam ve hatipliğine, ba­zı saray hizmetlerine mahsustur.

4-Mensuhat tımarı. Müsellem ve yürük askerleri gibi lağvedilen sınıflardan boş ka­lan tımarlardır. Bunlar deniz kuvvetlerinin Önem kazanmasından sonra leventlere tah­sis edilmiştir.

5-Sepet tımarı: Hasılatı azalan ve kimse­ye verilmeyip beratları güya sepette kalan umarlardır.

1527-8 bütçesine göre devlet gelirlerinin %37'si tımar kesiminde oluşuyordu. Aynı bütçede vakıfların payı %\2, Merkezi hazi­nenin payı ise %51 idi. Zaman içerisinde tı­mar topraklan merkezi hazine ve vakıflar aleyhine azalmıştır. XVII. yüzyılda 200.000 kişiye ulaşan sipahi ordusu da aza­larak Önemini kaybetmiştir. Nihayet Tanzi­mat ve yeni Arazi Kanunnamesi yle toprak­ta özel mülkiyet ağırlık kazanmış ve tımar sisteminin de kalıntıları ortadan kaldırılma­ya çalışılmıştır.

Klasik tımar sistemi içeresinde Osmanlı topraklan ülke ihtiyacını karşılayacak bir tarım kapasitesine sahipti. Genellikle hubu­bat üretimi önemlidir. Bunun dışında Sel­çuklulardan beri şehirlerin etrafında yürü­tülen bağcılık, bahçecilik ve sebzecilik söz-konusuydu. Dut, pirinç, kendir, kenevir, pa­muk, susam .zeytin gibi lif ve yağ bitkileri­nin üretimleri de vergi indirimi ile teşvik edilmiştir. Devlet ziraî ürün arzını yüksek tutmak İçin zaman zaman ihraç yasaklan koymuş ve stok palitikası izlemiştir.

Konar göçerlerin esas geçim sahalan

hayvancılık idi. Bunun yanında çiftçilik hayvancılığı da önemliydi. Et, süt ve süt ürünlerinin tüketimi ile sanayi hammaddesi olan deri ve yün üretimi adeta devlet politi­kası tarafından yönlendiriliyordu.



Osmanlılar'da Esnaf ve Küçük Sanayi


Osmanlı sanayi ve iç ticaret kesimleri, esnaf birlikleri halinde teşkilatlanmıştı. Bu birlikler, fülüvvet ve ahilik kurumuna daya­lı İslam ve Selçuklu esnaf birliklerinin bir devamıdır. Osmanlı devletinin kuruluşun­da görev alan dört sosyal zümreden biri ahi­ler, ikincisi bunun kadın kolu olan bacılar, sonra gaziler ve abdallardır. II. Mehmed da­hil olmak üzere ilk Osmanlı sultanları, ahi teşkilatının da başlan idiler. Devletin yer­leşmesinden sonra ahiler siyasi yönlerini bırakarak esnaf olarak varlık ve etkilerini sürdürmüşlerdir. Bu yüzden esnaf, fütüv-vetname denen yönetmeliklere tabi, hizmet ehli, diğcrgam, dayanışma, özerk bir yapıya sahiptir. Sistem rekabete değil işbirliğine, karşılıklı kontrol ve tahsis ilkelerine daya­nır, iş ve çalışma hayatı belli bir disiplin al­tına alınmıştır. Yükselebilmek için ehliyet ve liyakat esastır. Bu yolda herşey sıralıdır, teşkilatın en büyüğü gibi keyfî hareket ede­mez. Esnaflığa giren genç, mesleğinde uz-manlaşmadıkça ve zaman gelmedikçe yük-selemez ve ayn dükkan açamaz.

Sistem, ihtiyaca göre üretim hedeflerine uygun olduğu gibi, zihniyet de çıkarcı değil dayanışmacı, bencil değil diğergam esasa dayanmaktadır. Esnafın üzerinde kadı ve muhtesib bulunmaktadır. İç teşkilatın önemli unsurlan şeyh, nakib, kethüda (kah­ya), yiğitbaşı, ehli vukuf (ehli-i hibre)dir. Diğer görevlerinin yanında, kadı'mn bu teşkilatın başı olması piyasa üzerinde devlet denetiminin derecesini gösterir. Üretilen ve piyasaya arzedilen her şey kadının bilgisi içindeydi. Sistem içinde malların üreticiden tüketiciye en kısa yoldan intikali amaçlan­mıştı. Esnaf gedik usulüne tabiydi. Bu, me­murların kadro sistemine benzer. Bunda da ihtiyaç duyuldukça yeni kadrolar ihdas edi­lir, böylece iç ticaret kesiminin aşırı büyü­mesi engellenirdi.

Alım ve satış tekelleri esnaf düzeninin en önemli hususlarındandır. Bu tekeller devletin üretim, mübadele ve fiyatları etkin bir şekilde denetlemesini sağlıyordu. Bu ol­gu bir işbölümü disiplini de oluşturmuştu. Esnafın birbirlerinin üretim ve saüş sahala­rına taşmaları yasaktı. Yine böylece hem haksız rekabetin, hem de işsizliğin önlen­mesi amaçlanıyordu. Esnafın işleyeceği hammadde tedarikinde güçlük çekmemesi için de tahsis politikası izleniyordu. Yani belli hammaddeler, belli esnafa tahsis edil­mişti. Bu tahsislerde, özellikle stratejik maddelerde devlete bir öncelik tanınmış­tır.

Esnaf sistemi içinde ürün arzının, dola­yısıyla bu ürünlerin fiyatlarının istikrarlı, kalitelerinin standartlara uygun olması amaçlanmıştır. Teşkilat yan özerk yapısıy­la devletin uyguladığı narh politikasının en önemli yürütme ve denetim cihazını oluş­turmuştur.

Böyle bir sosyo-ekonomik yapıyla kar­şılaşan, mesleğe yeni giren genç, mesleğin inceliklerini öğreninceye kadar ustasına hizmet ederken, bîr yandan da ahlakî arın­ma içerisinde olmalıdır. Gence bu yolda ve­rilen yol atası ve yol kardeşi yardımcıdır. Geleceği yola (fütüvvete), birliğe, yardım­laşma sandığına, mesleğe, sanala ve ihvana

ihanet etmedikçe, birlik mensupları tarafın­dan garanti edilmiştir.

Esnaf birliklerinde meslekteki maharet ve eskiliğe dayanan bir kademeleşme mev­cuttu. Fakat aynı dönemde batı korporas-yonlarında görülen tabakalaşma sözkonusu olmamıştır. Batı sınıflı toplum yapısının so­nucu olan bu durum, Avrupa sendikacılığı­na yansımıştır.

Esnaf teşkilatı içerisinde sosyal güven­lik ve eğitim önemle kendini gösterir. Yine siyasi katılma olayı oldukça yüksektir. Esa­sen kendi içindeki özerk ve demokratik ya­pısı, dış ilişkilerdeki katılımcı rolüyle ta­mamlanmıştır.

Sanayi, dericilik, ipekli ve yünlü doku­macılık gibi hayvancılıkla, pamuklu doku macılık gibi tarımla yakın ilişki halindeydi, Gemi inşa sanayii devletin elinde tuttuğu savunma sanayiine örnek olarak verilebilir. Küçük sanayi esnaf teşkilatının elindedir.

Ülkede bakır, gümüş, altın, şap, demir, kurşun ve kükürt madenleri bulunmakta pa­ra politikasının gerekleri ve savunma sana­yiinin ihtiyaçtan maden işletmeciliğine yön vermiştir. Maden sanayii tanm aletleri, ev gereçleri ve savaş malzemeleri konusunda yoğunlaşmıştır.



Osmanlılar'da Fiyatlar ve Ücretler


Osmanlı ekonomisinde görülen fiyat ha­reketlerini enflasyon olarak tanımlamak ol­dukça zordur. Bunun en önemli sebebi ma­deni para rejimidir.

Mesela XVI. yüzyıldaki yıllık fiyat ha­reketleri, nominal olarak %2'ye, reel ola-rak%l'e bile varmamakıadır. Üstelik sürek­li ve yaygın fiyat artışlarının olmadığı bir ekonomi olan Osmanlı ekonomisinde, bu



rakamları ortaya çıkaran amil, büyük ölçü­de Amerika'dan Avrupa'ya intikal eden gü­müşlerin para arzını attırmasıdır. Bu döne­me ait bazı verilerden anlaşıldığına göre, 1585-1606 arasında nominal fiyat artışları yılda %9.2 reel fiyat artışları ise %4.8'dir. XVIII. yüzyıl başlarındaki iktisadî genişle­me, bir fiyat istikran içinde gerçekleşmiştir. Üretim ve ihracat artmış ve 1760'lara kadar hiçbir ciddi para operasyonu yapılmamıştır. Ancak yüzyıl sonlarındaki iktisadi daralma ile birlikte para değeri düşer ve fiyatlar yük­selmeye başlar. 1790-1800 arasında fiyat artış hızı, o zamana kadar görülmemiş bo­yutta olmak üzere %5 civarına yükselir.

Osmanlılar da, İslam i geleneğe bağlı olarak narh sistemi denilen fiyat tesbit ve denetim sistemi oluşturmuşlardı. 8u uygu­lamada temel ölçü, arz ve tolep şartlan olup tekelci eğilimler giderilmek istenmektedir. Ortalama kâr genellikle % 10-20 arasında değişmektedir.

Narh, toptancı ve perakendeci için ayn ayn tesbit edilirdi. Toptancılann peraken­decilik yapmalan yasaktı. Malların ham, yan mamul veya mamul olmaları, tedarik piyasalannın farklılığı fiyat tesbit yöntem­lerinin de farklı olmasına yol açardı.

Piyasanın denetlenmesi kadı'nın ve muhtesibin görevleri arasındaydı. Ticaret ahlakına uymayan davranışlar öncelikle es­nafın iç denetimi, sonra da muhtesip ve ka­dı'nın denetimleri ile karşılaşırdı. Narh dü­zenini bozma teşebbüsünde bulunanlar ce­zalandırılırlardı.

Narh sistemi standartlaşma ve kalite de­netimi ile teminat altına alınmak istenmiş­tir.



Emek ve Ücretler


Osmanlı ekonomisinde emek faktörünü, hür ve köle emeği olarak ikiye ayırabiliriz. Hür emek, esnaf veya esnaf dışı olabilir. İkinciler de sıkı bir iş disiplinine tabıydı. Devlet, su kanallannın yapımı, büyük bina-lann, köprülerin, kalelerin yapım ve tamiri, madencilik, tuzlacılık, hasat gibi önemli sa­yılan işler için belli bölgelerden, genellikle iş aletleriyle ve bazen harcırahlanyla peşin ücretleri ödenerek işçi celbederdi. Bütün bunlar istisna değildir ve emek piyasa bü­yük ölçüde devlet denetimi altındadır.

Özellikle Osmanlı Anadolu'sunda nüfu­sun az ve XVI. yüzyıldaki nüfus artışı hariç, durgun olduğunu hatırlarsak ücret seviyesi­nin yüksek olduğunu varsayabiliriz. Bu yüzden işsizlik olayı değil, işgücü noksanı vardır. Tanm dokuma ve inşaat sektörlerin­de XVI. yüzyıl ve sonrasında emekçiler da­ha yüksek ücret aldıktan işyerlerine kayı­yorlardı. Bu yüzden devlet ve vakıflar bu, nisbeten yüksek ücretleri karşılamada güç­lük çekiyorlardı.

Ücretlerin yüksek seviyesini koruması, işverenin başka çözümler aramasına yol aç­mıştır. Mesela Bursa dokuma sanayiinde hür emek yerine köle istihdamının daha el­verişli görüldüğünü biliyoruz. Ücret karşı­lığı işçi çalışünlacağina, köle satın alınıyor, bedeli tutannda işi yerine getirmesi sağla­nıp sonunda azad ediliyor ve başka bir köle satın alınıyordu.

Osmanlı ekonomisinde bir işçi sınıfı ol­madığı gibi, sanayi devrimi döneminde bir işçi sefaletinden söz etmek mümkün değil­dir. Belki de Osmanlı ekonomisinde sanayi devriminin oluşmasının sebeplerinden biri de, ücretlerin nisbî yüksekliğidi



. Osmanlılarda Finansman


İslam ve Osmanlı para siyasetinin esası, paranın yani altın ve gümüşün, mübadele aracı olarak kullanılması, eşya olarak kulla­nılmasının en aza indirilmesidir. Yine Os­manlılar, geleneği sürdürerek, ülkeye kıy­metli maden girişini teşvik etmişler, çıkışı­nı ise yasaklamışlardır. Böylece para arzı­nın kaynağının yeterli seviyede olması amaçlanmıştır.

Osmanlı para sistemi "kötü para, iyi pa­rayı kovar" kuralının ve dış fiyatlardaki farklılığın baskısı altındaydı. Bu yüzden, içindeki bakır miktarı nisbeten fazla olan Mısır paralan ile yüksek değerli İstanbul paralan arasında sürekli bir mücadele var­dı. Bu mücadele sonunda istanbul paralan kayboluyor, piyasada Mısır paralan kulla­nılıyordu. Yine doğuda kıymetli maden fi-yatlanmn yüksek oluşu, Osmanlı ülkesin­den bu bölgelere, yani Iran ve Hindistan'a doğru bir altın ve gümüş kaçakçılığı oluş­turmuştu. Devlet bu kaçakçılıkla sürekli olarak mücadele ediyor, piyasada yeterli para bulunmasına çalışıyordu.

Kıymetli maden ve para darlığı, paranın içindeki bakır oranının çoğaltılması veya kenarlarının kırkılmastyla sonuçlanıyordu. Bunu devlet yapmasa, piyasa yapıyordu. Fakat paradaki değer kaybı asırlara göre he­saplandığında çok azdı. Mesela ilk Osmanlı akçesinin darbedildiği 1362 yılından 1740 yılına kadar geçen süre içinde değer kayıp oranı %84,3 idi. Buna göre yıllık ortalama değer kaybı %0,2'de kalmıştı.

Osmanlılarda bağımsız olarak ilk gümüş parayı (akçe) 1326 yılında Orhan Gazi bas-

tırmıştı. Ancak Fatih zamanında ticari faali­yetlerin gelişmesiyle oluk akçe (1470) ve ilk Osmanlı altını (1476) basılmıştır.

Akçe değeri 1492-1565 arasında sabit kaldı. Bu dönemde nisbi bir altın bolluğu vardı. Fetihlerin bir sonucu olarak da ülke içinde çeşitli para tedavül bölgeleri ortaya çıkmıştı. Bu bölgelerdeki eskiden kalan pa-ralann ağırlık, ayar ve hatla isimlerine bile dokunulmuyordu. Mesela, Mısır Pare, Do­ğu Anadolu şahî, Macaristan penz bölge-siydi. Bu gümüş paraların akçeye göre ayarlanmasında ortaya çıkan dengesizlik­ler çoğunlukla akçeyi iyi para durumuna getirdiğinden, bu paranın piyasadan kay­bolmasına yol açabiliyordu.

Amerika'nın keşfinden (1492) sonra Av-rupalılann ele geçirdikleri gümüş, XVI. yüzyılın ikinci yansından itibaren "guruş" denen iri gümüş sikkeler (30 gr.) şeklinde Osmanlı ülkesinde görülmeye başlandı. Yüksek mal fiyatları Batı'ya doğru kaçak mal akımı oluşturmuşken, altın ve gümüş fiyatlannın yüksekliği Güney ve Doğu'ya doğru da kıymetli maden ve para akımı meydana getirmişti. Bu yüzden devlet, ül­kedeki para arzını daraltan bu akımı da en­gellemek zorundaydı. Bunun için ülke dışı­na, Özellikle Doğu"ya kıymetli maden ve para çıkarılması yasaktı. Mal getiren tacir, ülkesine yine mal ile dönmek zorundaydı.

XVI. yüzyılın sonlannda gümüşün bol-laşıp değerinin düşmesi, altın ve mal fiyat­larının yükselmesi, gelirleri nisbî olarak dü­şürmeye başladı. Bu durum XVII. yüzyılda da devam edecekti. Bu ortamda ve 1578-90 İran savaşlan sırasında ilk büyük devalüas­yon yapıldı (1586). Bunun yanında mali­yetleri yükselen ve iktisadi olmaktan çıkan birçok gümüş ve altın madeniyle darbhane kapandı. Ülkede bir yabancı para hakimiye­ti başladı.

1600-1685 dönemi, akçe devalüasyon­larının ve yabancı para hakimiyetinin sür­düğü dönemdir. Özellikle savaşların getir­diği büyük harcamalar malî darlık getirmiş, bu da devalüasyonların ek sebebi olmuştur. Ülke ekonomisini tahrip eden bu savaşlar sonunda Osmanlı devletinin kapitalizm karşısındaki enerjisi azalmıştı. Fakat Viya­na yenilgisi onu derlenip toparlanmaya ve para politikasına çekidüzen vermeye itti. 1685'ten itibaren darbhaneler, ardından da madenler açılarak yerli paraya dönüş devri başladı ve yeni finansman imkanları yara­tılmaya çalışıldı.

XVI. yüzyılın sonundan beri ülkede te­davül eden yabancı guruşlar Ömek altnarak büyük gümüş ve altın paralar basılmış, ufak alışlar için kullanılan, fakat küçülerek kul­lanışsız hale gelen akçe, yerini Mısır kay­naklı "pare"ye bırakmıştır. Fakat darbedi-len paralar özellikle askeri harcamaların fi­nansmanında yetersiz kalınca, mankur darbına gidilmiştir.

Mankur veya pul denen bakır para I. Mu­rat'tan (1360-1389) XVII. yüzyıl ortalarına kadar ufaklık para ihtiyacını karşılamak üzere basılagelmişti. Ancak bu dönem, 1688 "de, darbedilmeye başlanan mankur, altın ve gümüş paraların yetersizliği karşı­sında nakit ihtiyacını karşılamaya yönelik­ti.

Mankur itibari bir para olduğu İçin, yani maden değeriyle para değeri arasında bü­yük bir fark olduğu için serbest darb hakkı­na sahip değildi. Yani isteyen kişi, altın ve gümüş parada olduğu gibi, darbhaneye ba­kır getirip mankur darbettiremezdi.

1688'de mankur, ikisi bir akçe üzerinden

tedavüle sürülmüş ve bu raiç piyasada olumsuz bir tepki yaratmamıştır. Bundan cesaret alan maliye, aynı yıl içinde bir man-Vuru bir akçe üzerinden sonsuz ibra hakkı ile tedavül etmesini kararlaştırdı ve büyük miktarlarda mankur tedavüle sürüldü. Ha­zine borçlarının büyük bir kısmı bu "enflas­yon" parası ile tasfiye edildi. Mankura yük­lenen bu olağanüstü değer ve sonsuz ibra hakkı kalpazanlık hareketlerini kamçılamış ve ülkeye gemiler dolusu kaçak bakır para girişine yol açmıştır. Böylece piyasa alt üst olmuş, tüccar mankur kabul etmez hale gel­mişti, özellikle İstanbul çevresinde yarattı­ğı bunalım ve enflasyonist eğilim sebebiyle mankur, 1961 sonlarında tedavülden kaldı­rılmış ve devlet yeniden altın ve gümüş pa­ralar darbederek yerli paraya verdiği önemi sürdürmüştür. Aynı yıldan İtibaren "zolta" denen Polonya asıllı yeni Osmanlı guruşlan darbedilmeye başlandı. II. Mustafa XVII. yüzyıl sonlarında ülkede yerli para hakimi­yetini ve para birliğini sağlamak için, yeni darbhanelerin açılması gibi kalıcı teşebbüs­ler yaptı. Bu arada gümüşün nisbeten bol­laşması ile XVIII. yüzyılda gümüş paralar altın karşısında birkaç defa devalüe edil­miştir.

Osmanlı ekonomisinde hesap parası sonlara kadar akçe idi. Fakat XVIII. yüzyıl ortalarında bütçe vs. rakamları için pare, XIX. yüzyılda guruş ağırlık kazanmıştır. Bu yüzyılın sonlarında da lira esası kabul edilmiştir.

Tanzimatla beraber kağıt para süreci başlamıştır. 1840'ta tedavüle çıkarılan es­ham, bir kese akçe karşılığı olup kaime adıyla ilk kağıt para örneğini teşkil etmiştir. Aynı dönemde altın ve gümüş mecidiyeler çıkarılmış, altın ve gümüş arasında 1/16

oranı kurulmuştur. Bu arada 1846'da guruş %90 oranında değer kaybetmiştir.

1861'de bu kaimelerin tedavülden kaldı­rılma teşebbüsünden sonra, 1863 yılında Osmanlı Bankasına banknot ihracı imtiyazı verildi. 1867'de devlet yeniden banknot ih­raç etti. 1915'te üçüncü defa banknot ihracı yapıldı.

Osmanlılarda ticaretin teşvik edilmesi, kredi kullanımının da yaygın olduğunu akla getirebilir. Burada kredi arzının yüksek ol­duğunu ve teşvik edildiğini görüyoruz. Va­kıf, Yeniçeri, Esnaf Sandıklan, Para Vakıf­ları ellerindeki paralan kredi verme yoluyla işletiyorlardı. Buna mukabil kredi talebi teşvik edilmemekteydi. Bunda esas amil bir İslam ekonomisinin öz sermaye ekonomisi olduğu ve kredi kullanımının asgariye indi­rilerek riba şartlarının gerçekleşmemesi fi­kirleridir. Kredi yerine mudaraba gibi or­taklıklar, finansman meselesine daha uy­gun bir çözüm tarzı olarak görülmüş olma­lıdır.



Osmanlılarda Ulaşım Sistemi ve Ticaret


Osmanlı ekonomisi geleneksel olarak ti­caret serbestisini ve özellikle transit ve dış ticaretin geliştirilmesini sağlamıştır. Os­manlı topraklan Doğu ve Batı ekonomileri­ni birbirine bağlayan İpek ve Baharat yolla­rının üzerinde bulunuyordu. Bu yollardan elde edilen gümrük gelirleri devlet için önemli bir kaynaktı. Bunun için ticaretin denetimi ve yolların güvenliğinin sağlan­ması devletin sorumluluğu altındaydı.

Devletin en geniş zamanlarında Karade­niz, Marmara, Kızıldenİz gibi iç denizler ül­keye dahildi. Akdeniz, Hind denizi ve Basra körfezinde büyük ölçüde hakimiyet sağ­lanmıştı. Osmanlıların Doğu Akdeniz ve Ortadoğu ulaşımına hakim olmaları Batılı­ları doğrudan Asya'ya ulaşma çabası içine itmişti. Ulaştırma ağı içinde, kara ulaştır­ması ile deniz ulaştırması bütünleşmişti. Li­manlar aynı zamanda kara yollarının niha­yetinde bulunuyorlardı. Osmanlılar devral­dıkları ulaşım teknolojisinde bir değişiklik yapmamışlardır. Sadece yol üzerindeki ker­vansaray, köprü gibi bayındırlık tesisleri korunup geliştirilmiştir. İç ulaşımda at, de­ve ve tekerlekli araçlar kullanılmaktadır. Ulaşım maliyetleri oldukça yüksektir. Ula­şım güvenliğini sağlamak için derbent teş­kilatı kurulmuştur. XIX. yüzyılda Batı, ka­rayollarını ıslah edip demiryollarını kura­rak Avrupa kıtasını bütünleştirmiş, buhar gücünü, sanayi ve ulaştırmada kullanarak hamle yapmıştır.

Osmanlı iç ticaret hayatı açık ve kapalı çarşılarda sürdürülmektedir. Ticari hayat devlet denetimi altındadır. Üretim ve arz düzenlenerek hem ihtiyaç duyulan malın üretimi, hem de fiyat istikran sağlanmak is­tenmiştir. Tekelci eğilimlerin önlenmesi için tedbirler alınmıştır. Kalite denetimi ve standartlaşmaya özel bir ilgi gösterilmiş­tir.

Osmanlı Devletinin kuruluş ve genişle­me dönemlerinde dünya ticareti Akdeniz çevresinde yoğunlaşmıştı. XV. yüzyıl son-lanndan itibaren yapılan deniz keşiflerinin sonucunda, dünya ticareti XVII. yüzyılda Akdeniz'den Okyanuslara kaymıştı. Türki­ye'nin dünya ticaretinden aldığı pay azal­maya başlamış, yerli sanayi mamullerine karşı ciddi dış rakipler ortaya çıkmıştır.

Devlet, bir esas olarak kabul ettiği adale­lin ancak sosyal refahla sağlanacağını bilmektedir. Bu amaçla ithalat genellikle kısıt-lanmamıştır. Temel gıda maddelerinin, sa­nayi hammaddelerinin ve yan mamul mad­delerinin ve savunma araçlarının ihracatı genellikle yasaktır. Buna rağmen toplam ihracat tutarı ithalat tutarından fazladır. Bu­nun en önemli göstergesi klasik dönemde ülkedeki döviz bolluğudur.

Yabancı tacirler sadece toptancılıkla uğ­raşabiliyorlardı. Çünkü perakende ticaret yerli esnaf ve tüccarın hakkıydı. Bu yerli perakendeci esnaf ve tüccarın, yabancı ta­cirler karşısında azımsanmayacak pazarlık güçleri vardı. Ancak yabancı tüccarın yerli gayri müslim tacirlerle iş yapma eğiliminde oldukları da bir gerçekti.

XVIII. yüzyılda sınaî ve ziraî üretim ve ihracatta hissedilir gelişmeler olmuştu. Os­manlı dış ticareti fazla vermeye devam et­mişti. Ancak yüzyılın ikinci yansında ikti­sadi daralma ve üretim yetersizliği sözko-nusuydu.

Osmanlı ülkesi yabancı tüccarlar için ca­zip olmakla birlikte Osmanlı tüccarlan da dış pazarlarda ticaretle uğraşıyorlardı. Dev­let tarafından bazan dışarıya "hassa tacirle­ri" denen satın alma heyetleri gönderilmek­teydi. XVIII. yüzyıl başlarında gayri müs­lim tüccara büyük haklar tanınmış, bu hak­lar daha sonraları müslüman tüccarlara da genişletilmişti (hayriye tüccan). Tanzimat yerli tüccarın avantajlarını bertaraf etme yolunda Önemli bir eğilimi hızlandırmıştır. Sözgelimi 1838 ticaret sözleşmesiyle yed-i vahid denen imtiyaz lan kaldırılarak yerli esnaf ve tüccar savunmasız bırakılmıştır.

Ticarette peşin ödemeler kadar, vadeli ödemeler de önemlidir. Bu yüzden Osman­lılar da poliçeye benzeyen süftece ve kita-bu'1-kadı (kadı mektubu) denen belgeleri

kullanıyorlardı. Süftece, nakit para transfe­rinden doğan zorluklan bertaraf eder. Kita-bu'1-kadı ise, bir alacağı tahsil etmek ama­cıyla kullanılan belgedir. Bununla alacaklı­nın vekili bazı şartlarla bu belge ile borçlu­nun borçlusundan parasını tahsil edebilir­di.

Mudaraba denen emek sermaye ortaklı­ğı ile atıl para sahibi kişiler ile vakıflar ve yardım sandıklan paralannı işletiyorlardı.

Osmanlı ekonomisinde ticaretten alınan vergiler gümrük sistemi içerisinde incele­nir. İç ve transit ticaretten alınan vergiler iç gümrüklerin, dış ticaretten alınan vergiler ise dış gümrüklerin konusudur, tç gümrük­lerde alınan vergiler amediye (gelen) refti-ye (giden) masdariye (ithal edilen), müruri-ye (transit) vergilerdir. Dış gümrüklerin oluşmasında Osmanlı devletinin ahidna-me-i hümayun adı altında yabancı devletle­re verdiği ticari imtiyazlar, bir başka ifade ile kapitülasyonlar önemlidir. Kapitülas­yon sistemi Osmanlılardan önce oluşmuş­tur. Osmanlılar bu politika ile mali ve siyasi amaçlar güdüyorlardı. Mali amaç ticari ka­zançları arttırmaktı. Siyasi amaç ise Os­manlıların Batılı devletlere imtiyaz vererek bunları birbirlerine karşı kullanmasıydı. Ancak devlet zayıflayınca bu sistem Os­manlılar aleyhine kullanılmış, özellikle gayri müslim yerli tüccar Avrupa devletle­rinin himayesine girerek tekelci özellikler kazanmışlardır.



Osmanlı Maliyesi


Osmanlı maliyesi çok geniş topraklar üzerinde kurulmuş bir devlet yapısı içeri­sinde esneklik özelliği taşır. Bu şekilde fet­hedilen yerlerdeki mahalli gelenekler de değerlendirilerek mali bütünleşme sağlan­mıştır. Mali ve idari bakımlardan özerk ve yarı özerk birimler kuvvetli bir merkeziyet­çilik çerçevesinde yerlerini almışlardır.

Osmanlı Devleti sayım (tahrir) geleneği­ne sahip ülkelerde yayılmıştır. Bu sayımlar gelir kaynaklarını tesbit amacıyla yapılır ve değişiklikleri izleyebilmek için de genellik­le otuz yılda bir tekrarlanırdı. XVII. yüzyı­lın sonlarından itibaren ancak yeni fethedi­len veya elden çıktıktan sonra geri alınan bölgelerin sayımı yapılmıştır.

Sayımlar genellikle iki safralıydı. îlkin­de faal nüfus, mali imkanlar ve bundan dev­letin payı belirleniyordu. İkinci safhada devlet payına düşen gelirin hazine ile tımar kesimi arasında bölüştürülmesi yapılırdı. İlk safhada hazırlanan deftere mufassal (ayrıntılı defter), ikincisine icmal (özet) de­nirdi. Bu defterlere tapu defterleri de den­mektedir.

Mali teşkilatın en üst makamı baş defter­darlıktır (Bab-ı defleri). Merkez ve eyalet­ler maliyesi ona bağlıdır. Tımar sistemi için ayrı defterdarlar vardır. Başdefterdarhğın yönetiminde hazinenin çeşitli gelir ve gider hesaplarının tutulduğu ve koordinasyonun sağlandığı çeşitli kalemler vardı. Başdefter-dann zaman içinde değişen sayıda yardım­cıları vardı. Bunlardan Rumeli birinci def­terdarı, aynı zamanda sadramaza karşı so­rumlu olan Başdefterdar idi. Başdefterdar malî yargının ve hazine işlemlerinin en üst' makamıydı. Rumeli ve Anadolu eyaletleri­nin dışında kalan diğer eyaletler de Başdef-terdara bağlı taşra defterdarlık lan kurul­muştur.

Merkezdeki maliye daireleri eyaletlerde ve merkezde oluşan gelirleri, giderleri veya her ikisini de yönetmekte, bir kısmı da koordinasyon işlevi görmektedir. Gelir ve gİ-der kalemleri mukataa denen işletmelerin satış, el değiştirmesi gibi işlemleriyle ve cizye ve avarız gelirlerinin tahsili, ödeme­lerin yapılması vs. işlerle uğraşırlardı. Bir dereceye kadar coğrafi bir işbölümünü ak­settiren merkez maliye kalemleri şunlardı:

A. Gelir kalemleri: Başmuhasebc (Mu-hasebc-i evvel), Cizye Muhasebesi, Hara-meyn Muhasebesi, Harameyn Mukataası, Mevkufct, Başmukataa (Mukataa-i evvel), Ziyade-i cizye, Maden Mukataası, Bursa Mukataası, İstanbul Mukataası, Avlonya ve Ağriboz Mukataası, Haslar Mukataası, Anadolu Muhasebesi, Ağnam Mukataası, Şıkk-ı sanî kalemi.

B. Gider kalemleri: Yeniçeri Kalemi, Piyade Mukabelesi, Süvari Mukabelesi, Tezkire-i kaf'a-i evvel, Tezkire-i kal'a-i kü­çük, Küçük Ruzmançc, Teşrifat Kalemi, Salyane Mukataası.

Bazı gelir büroları aynı zamanda bazı gi­derlerin hesabını tutmayı da üstlenmişti. Ruznamce kalemi de merkezi koordinasyo­nu sağlayan kalemlerin başında gelmekte­dir.

Osmanlılarda hazine, iç ve dış hazineler olmak üzere iki türlüydü. İç hazine bir yö­nüyle padişahların özel gelir ve giderleriyle ilgiliydi. Bir yönüyle de dış hazine için bir destek hazinesi, bir kredi kurumu vasıflan taşımıştır. Dış hazine, maliye dairelerinden Ruznamçe kalemi tarafından kayıtlan tutu­lan, yönetim sorumluluğu sadrazamın ve defterdarın üzerinde olan devlet hazinesi dir. Ruznamçe kaleminde tutulan günlük hazine kayıtlan "sağlama, mizan" Özelliği taşımaktadır. Bu yüzden defterdarlık ka­lemlerinin kayıtlarında bir hata varsa, bu ruznamçe kayıtlarıyla karşılaştınlarak bulunurdu.

Nizam-ı cedid döneminde tek dış hazine yerine, çoklu hazine sistemine geçilmiş, Tanzimatla birlikle yeniden tek hazine sis­temine dönülmüştür.

Osmanlı Devletinde eyaletlerin malî ba­kımdan farklılıkları vardı. Ülkenin en geniş zamanında devlete bağlı kırktan fazla eya­let, özerk yönetim ve tabi devlet vardı. Eya­letler haslı ve salyaneli olarak ikiye ayrılır. Haslı eyaletler tımar kesimine dahildir ve Beylerbeylerine öncelikle eyalet hazine­sinden nakit yıllık (salyane) tahsis edilirdi. Bu tür eyaletlerin gelir fazlalarından, ihti­yacı olan diğer eyaletlere katkıda bulunu­lurdu. Artan miktar ise, irsaliye adı altında merkeze yollanırdı. Eflak, Boğdan, Erdel ve Dubrovnik gibi tabi devletlerin Osmanlı devletine bedel-i cizye Öderlerdi.

Devletin yıllık gelir ve giderleri bütçe­lerde (icmal) gösterilirdi. Bunlar genellikle yıl sonuna ait hesap cetvelleridir. Yine de çağdaş bütçe kavramına uyan bir şekilde, yıl başına ait gelir ve harcama tahmini şek­linde icmaller de vardır.

Bütçe rakamları XVI. yüzyıldan itibaren sürekli olarak artmıştır. 1523-1784 arasın­daki 261 yılda bütçe gelir ve giderlerindeki artık nominal olarak %1532 ve %1898'dir. Para birimi olarak akçedeki değer kayıpla­rını hesaba katarsak reci gelir ve gider artış­ları ise %352 ve %436 olmuştur.

XV-XVI. yüzyıla ait bütçeler birbirini izleyen iki Nevruz arasındaki bir güneş yılı için düzenlenmekteydi. Yine bu bütçeler gelir bölümlerinde eyaletlere göre bir tasnif verir. XVtI-XVtIL yüzyıl bütçeleri ise ay yılı bütçeleridir. Bunlar merkeziyetçi bir gi­dişin sonucu olarak maliye bürolarına veya gelir-gider türlerine göre tasnif gösterir.

Bütçelerde yer alan gelir kaynaklan ço­ğunlukla mukataa, cizye ve avanz gelirleri­dir. Mukataalar doğrudan devlet işletmele­ri, devlete ait bir gelir payının tahsili işi, in­hisar (alış tekeli, monopol) haline getirilen herhangi bir kuruluşun işletme hakkı veya üretilen malı satın alma tekeli (monopson) oluşturma gibi özellikler taşıyabilirler. Ka­ra ve deniz gümrükleri, darbhaneler, ma­denler ve şaphaneler buna örnek olarak ve­rilebilir. Mukataa gelirleri çoğunlukla dev­lete ait olmakla birlikte, vakıflara tahsis edilen, ulufe karşılığı veya ocaklık olarak verilebilen veya has olarak tahsis edilebilen mukataalar da vardır. Devlet uygun gördü­ğü her türlü ziraî, ticarî ve sınaî işletmeyi mukataa haline getirebilir ve bunlardan pa­yına düşeni çoğunlukla özel teşübbes eliyle toplatabil irdi. Mukataa gelirlerinin bütçe içindeki payı %24-40 arasında değişmiştir. Mukataalar başlıca üç yöntemle işletilirdi. Bunlar iltizam, emanet ve XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren malikanedir.

İltizam mukataaların ihale sonucu bir bedel karşılığında özel teşebbüs tarafından işletilmesidir. İltizamın süresi genellikle üç yıldır. Ancak bu süre dolmadan mukataa gelirlerinde olağandışı bir artış olması, bir rant oluşması durumunda mukataa daha yüksek bir bedel teklif eden bir başkasına verilebilirdi. Yine mukataa sahipleri yeteri kadar kefil göstermek zorunda oldukları gi­bi, bunların bütün mal ve mülkleri hazineye ipotekli sayıldığından, hiçbir şeylerini sata­mazlar ve başkasına devredemezlerdi.

Emanet, mukataaların emin denen me­mur tarafından işletilmesidir. Mültezimlere çekici gelmeyen veya madenler ve gümrük­ler gibi devlet tarafından işletilmesi gere­ken mukataalar emanet ile işletilirdi. Her hangi bir sebeple mukataalann iltizamla iş­letilmesi zorlaştığında, devlet mukataalan kapatmaktansa, onları yarı iltizam-yan emanet yoluyla (emanet ber vech-i iltizam) işletirdi. Bu taktirde mukataayı işleten kişi, kendinde memuriyetle özel teşebbüsü bir­leştirmiş olurdu. Emin sıfatıyla maaşlı bir memur ve belli bir meblağı ödemeyi üzeri­ne aldığından işletmenin kâr ve zararından sorumlu bir kişi olarak görünürdü.

Üçüncü usul olan malikane ömür boyu olarak verilen iltizamlara verilen isimdir. XVII. yüzyılın sonlarından itibaren iltizam­la işletilen mukataalar malikane haline geti­rilmeye başlanmıştır. XIX. yüzyılın ilk ya­rısına kadar Osmanlı iktisadi ve mali tarihi­nin önemli bir kurumu olarak yaşayan mali­kane, devletin vergi aldığı bütün faaliyetle­re ve hatla eyaletlere kadar genişlemiştir. Malikane sahiplerinin işletmelere kendi mülkleri imişcesine uzun vadeli yatırım ya­pacağı ve dolayısıyla malikane sisteminin tımar kesimindeki güvenliği iltizama da ha­kim kılacağı düşünülmüştü. Fakat bunun pek gerçekleşmediği zamanla görülmüş­tür.

Osmanlı devletinin ikinci Önemli gelir kaynağı cizyedir. Cizye zımmi statüsünde­ki faal erkek nüfustan alınan vergiydi. Bundan başka Rumeli'deki tabi devletler bedel-i cizye denen maktu cizye öderler­di.

XVII. yüzyılın sonlarında yapılan re­formla cizye, klasik Islami dönemde oldu ğu gibi yükümlünün mali durumuna göre üç sınıfa ayrılarak farklılaştırılmıştır. Bu ciz­ye, cizye muhasebesi bürosu tarafından toplanırken, tabi devlet vergisi vasfındaki cizyeler ise maden kalemi tarafından topla­nırdı. Cizye gelirlerinin payı, toplam bütçegelirleri içinde %23-48 arasındadır ve re­formdan sonra büyük artışlar göstermiştir.

Üçüncü önemli kaynağı kısaca avarız denen olağandışı vergilerdir. Bunlar baş­langıçta savaş harcamalarını finanse etmek için konmuş, XVII. yüzyılın sonlarından itibaren olağan vergiler haline gelmişlerdir. Bunların toplam bütçe gelirlerine oranı % 10-20 arasındadır.

Osmanlı bütçeleri devletin tımar ve va­kıf sisteminin dışında kalan nakdî harcama­larını kaydeder. Bunların bir kısmı mahsup işlemiyle yapılırken, bir kısmı da hazineden yapılan nakit çıkışlardır. Tahsis ilkesi dev­letin harcama politikasının esasıdır.

Bütçelerin ikinci önemli gider kalemi teslimattır. Bunlar ordunun ve sarayın çe­şitli mühimmat ihtiyaçlarına ayrılan harca­malardır. Paylan %30'lardan %15'lere düş­müştür. Has ve salyane harcamaları %5-15 arasında bir orana sahip olmuşlardır. Bun­lar haslara karşılık ayrılan Ödeneklerle yıl­lık Ödeneklerdir. Hazineden yapılan ve %5-15lik bir paya sahip olan küçük cari harca­malara da ihracaat denir.

Görüldüğü gibi, modern bütçelerde önemli bir yer tutan kamu yatırım harcama­ları bu bütçelerde yer almıyor. Çünkü ba­yındırlık, eğitim, sağlık vs. yatırımları hazi­neden para çıkışı ile değil, bazı vergi mua­fiyetleri ve vakıfları eliyle yürütülüyordu.

Osmanlı maliyesi savaş ve maaş harca­maları için XVII. yüzyıldan itibaren iç borçlanma teşebbüslerine girişmiş, bunlar sonraları imdad-ı seferiye ve imdad-ı haza-riye adı altında vergilere dönüşmüştür. Yi­ne XVIII. yüzyılın sonlarında başlayan es­ham uygulaması, büyük mukataa gelirleri­nin halka satılması demekti ve bugünkü ge­lir ortaklığı sistemine benzer. XVIII. yüzyıİın sonlarında sözü edilmeye başlanılan dış borçlanma ise XIX. yüzyıl ortalarında, Kı­rım Savaşı sırasında gerçekleştirilmiştir. Bu süreç yirmibeş yılda duyûn-ı umumi-ye'ye yol açmıştır.



Osmanlılarda Vakıf


İslam'ın sosyal ve iktisadî sistemi, vakıf­ların gösterdiği gelişmenin önemli sebebi­dir. Lüks ve israf yasaklan harcanabilir ge­lirlerin önündeki alanları daraltmış ve bun­ların vakıflar yoluyla toplum refahının art­masına yönelmesini sağlamıştır.

Vakıf gayn menkul ve menkul olarak ikiye ayrılır. İkisinde de esas, bir malı in­sanların faydalanması için, Allah'ın mülkü hükmünde olmak üzere, ferdî mülkiyet sa­hasından çıkarmaktır. Asıl vakıf gayr-i menkul vakfıdır. Özellikle bunların gelirle­ri hayır kurumlarının finanse edilmesine ayrılmıştır.

Gayr-i menkul vakıfların en önemli kıs­mını oluşturan toprak vakıfları İki kısımda ele alınabilir: Birincisi özel mülkiyet altın­dayken vakfedilen topraklardır. İkincisi devletin mülkiyetini (rakabesini) elde tuta­rak vakfettiği topraklardır. Bu ikincilere ir-sadî vakıf denir ve bunların gelirlerinden hazineden alacaklı olanlar faydalanır.

Osmanlı ekonomisinde, XVI. yüzyıl başlarında, toprakların % 6O'ı tımar sistemi içerisinde, %20'si merkezi hazineye, % 20'si de vakıf sistemine dahildi.

Gayri menkul vakıfların ikinci türünü gelir getiren çeşitli yapılar oluşturur ki, bunların başında çarşılar ve ticaret merkez­leri gelir.

Menkul servetin, yani özellikle nakit pa­raların vakfı tartışmalıdır. Para vakıftan örfe binaen caiz görülmüştür. Osmanlılar bu görüşü tercih etmişlerdir. Para vakıflarım önemli kredi ve finansman kurumlan ola­rak yaşatmışlardır.

Osmanlılarda kamu gelirlerinin üç kay­nağı vardır: Merkezi hazine gelirleri, umar sistemi içerisinde oluşan ziraî gelirler ve vakıf gelirleri. Bugün merkezi bütçe gelir­leri içerisinde yer alan diyanet, eğitim, sağ­lık ve sosyal yardım, bazı yönetim, bayın­dırlık hizmetlerine aynlan yatıranlar ve va­kıflar tarafından finanse edilmekteydi. XVI. yüzyılın ilk yansında merkezî hazine gelirleri toplam kamu gelirleri içinde % 51, tımar sisteminde oluşan gelirler % 37, vakıf gelirleri (bazı emlak dahil) %12 civannda bir paya sahiptiler. Ancak bu %12'lik pay vakıf topraklann geliridir. Binalardan, pa­ra-vakıflardan ve diğer vakıflardan elde edilen gelirler buna dahil değildir.

İltizam ve özel mülkleşme eğilimlerinin güçlendiği XVII. yüzyıldan itibaren vakıf­larda da bir genişleme olduğu tahmin edile­bilir. XVIII. yüzyılda vakıf gelirlerinin % 25'lere yükseldiği ileri sürülebilir.

Yine XVIII. yüzyılda vakıf kurucuları­nın % 80-90'ının askeri zümre mensupları, % 10-20 kadannın ise reaya olduğu görül­mektedir. Yine devşirme sisteminin bir so­nucu olarak aynı yüzyılda büyük vakıfların % 14'ü köle asıllılar tarafından kurul­muştu.

Osmanlı vakıflan 1826'da Evkaf Neza­reti kuruluncaya kadar nazır ve mütevelliler vasıtasıyla idare edilmiştir. Bu dönemde Avrupalıların Osmanlı topraklarında ser­best dolaşım, mülk sahibi olma gibi istekle­ri vardı. Tanzimat, tımar sistemini ortadan kaldırmış, dolayısıyla miri topraklara mü­dahale kolaylaşmıştı. Vakıflara da müdahale edilebilmesi için, belirtilen Evkaf nezare­ti kuruldu.

Bu şekilde vakıflar batılılaşma süreci içerisinde tesir ve nüfuzlarını kaybetmeye başladılar. Vakıflara yöneltilen tenkitlerin başında, bu kurumun teşebbüs şevkini za­yıflattığı ve kapitalist oluşumu engellediği görüşleri gelmektedir. Mesela Z. Gökalp bu görüştedir.

Ytne vakıfların oluşmasında şahsi ve ai­levi düşüncelerin ve servetin müsadereden korunması amacının da önemli olduğu hu­susu vardır. Oysa amaç aileye gelir bırak­mak olsaydı, hayır eserleri değil, gelir geti­ren eserler daha çok yapılırdı.

Ahmet TABAKOĞLU Bk. Osmanlı Toplum Yapısı